1 Mart 2014 Cumartesi

Karabekir'in Kur'an-ı Kerim Tercümesi Hakkında Anlattıkları

Bkz. Kazım Karabekir, Paşaların Kavgası: Atatürk-Karabekir, Yayına hazırlayan: İsmet Bozdağ, Emre Yayınları, Aralık 1991.
























Yukarıda nakledilen bilgiyi teyid eden bir vesika Radikal Gazetesi'nde neşredilmişti:

http://www.radikal.com.tr/turkiye/ataturk-islam-icin-ne-dusunuyordu-791000/

ABD BÜYÜKELÇİLİĞİ
Sayı:423
Ankara, 17 Mart 1933
Konu: Türkiye'de din
MÜNHASIRAN MAHREM
Saygıdeğer Hariciye Vekili
Washington
Beyefendi,
Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal ile dün öğleden sonraki üç saatlik mülakatımda, hakkında yazmakta olduğum biyografinin sekiz bölümünü birlikte gözden geçirdiğimiz sırada Türkiye'de din meselesi bahis edildi. İncelememde Türkiye Cumhuriyeti'nde İslam dininin gelişimi konusuna oldukça yer verdiğime dikkatini çektim, biyografim için -yayınlanmak veya yayınlamamak kaydıyla- bana söylemek istediği kadarıyla sınırlı olmak üzere bu mevzudaki görüşünü bilmek istediğimi belirttim. Sözlerinin hangi kısmının efkârı umumiye(nin) (bilgisi) için olduğunu, hangi kısmının olmadığını belirterek mevzu hakkında teferruatlı bir şekilde konuştu.
(...)
Bursa hadisesi
Bu çerçevede yakın tarihte olan Bursa hadisesi üzerinde serbestçe konuştu. Bu hadise Türklerce değil üç yabancı tarafından çıkarılmıştı: Bir Arnavut, bir Bulgar ve bir Rus. Hatta Üçüncü Enternasyonal tarafından kışkırtıldığını da ima etti. Muhtemelen sıkıntı verecek bu siyasi hareketi basit bir dil meselesine, ezanın Arapça yerine Türkçe okunması haline dönüştürerek gösterdiği siyasi maharetten ötürü kendisine iltifatta bulundum.
Bu sözlerim Kuran'ın Arapçadan Türkçeye tercüme edilmesi için nasıl ve neden telkinde bulunduğu konusunda konuşmasına sebep oldu ve bu mevzuda yepyeni bir ufuk açtı.
Türk halkının uzun zamandan beri ezberden okuduğu bazı Arapça duaların gerçek manasını anladığı zaman tiksineceğini söylüyor. Kuran'dan alınan bir Arapça bölüm okudu.

Türkçe Kuran okutma nedeni
Bu duada Hz. Muhammed amcası ile amca kızının yaptıkları bir şeyden ötürü cehenneme gitmeleri için beddua eder.* "Düşünen bir Türk'ün böylesi bir duayı okumaktan elde edeceği dini ilhamı veya dine ilgi göstermesini tahayyül edebilir misin?" dedi. Bu fikrini geliştirdikçe ben de gitgide Kuran'ın Türkçe okunmasını teşvik etmesinin sebebinin Kuran'ın Türkler arasında gözden düşmesi olduğu neticesine varıyorum.

Charles H. Sherrill



















Murat Yazıcı

"Dini ve Namusu Olanlar Aç Kalmaya Mahkumdurlar" İddiası

Bkz. Kazım Karabekir, Paşaların Kavgası: Atatürk-Karabekir, Yayına hazırlayan: İsmet Bozdağ, Emre Yayınları, Aralık 1991.































































Aynı hatıraları Uğur Mumcu “Kazım Karabekir Anlatıyor” ismiyle neşretmişti. Oradaki ifadesi, "din ve namus anlayışını değiştirmeliyiz” yerine “din ve namus telâkkisini kaldırmalıyız” şeklindedir.

Bkz. Ugur Mumcu, Kazım Karabekir Anlatıyor, 1.Baskı, İstanbul, 1990; Cumhuriyet Gazetesi'nde 10-29 Haziran 1990 tarihlerinde çıkan yazı serisinden hazırlanan kitap. ISBN-975-478-064-1, Tekin Yayınevi. (Aşağıdaki resimler kitabın 30. baskısına aittir; um:ag Vakfı Yayınları:21, Şubat 2019, Ankara.)




Murat Yazıcı

3 Mart 2013 Pazar

28 Şubat Cuntasının İslâm Düşmanlığına Bir Misâl

Zaman Gazetesi yazarlarından Mustafa Ünal anlatıyor:

"Unutamadığım anekdotlardandır. 28 Şubat’ın soğuk, dondurucu günleri, ülkenin üzerinde kara bulutlar dolaşmakta. Enver Ören, randevu alır, Çevik Bir’le görüşmeye gider. Çevik Bir tanıdığı bir isim aslında. Kuleli’den okul arkadaşı. Ama ayrı dünyaların insanı. Çevik Bir’in irtica diye gözünü kararttığı çetin günler. Bir, 28 Şubat’ı anlatmış. Duydukları karşısında eli ayağına dolaşmış. Nasıl dolaşmasın ki her kutsal düşman olarak bellenmiş. İhlas, kara listeye alınmış. Enver Ören önündeki sürahiyi devirmiş. Erol Özkasnak’ın üstü ıslanmış. İnanç ve insaf sahibi bir insanın sükûnetini koruması mümkün mü? Değil elbette. Enver Ören, Çevik Bir’e dönmüş “Yapmayı düşündüğünüz şeyler toplumda kaosa yol açar, kan dökülebilir.” şeklinde uyarıda bulunmuş. Bir’in cevabı çok acımasız: ‘3 milyon insan ölse ne olur?’ 28 Şubat’ı özetleyen bir cümle aslında." (Zaman Gazetesi, 24 Şubat 2013)

http://www.zaman.com.tr/mustafa-unal/gece-aglayan-gunduz-gulen-adam-enver-agabey_2057362.html

Türkiye Gazetesi'nden Nuri Elibol yazıyor:

"Türkiye Gazetesinde göreve başladığımda 28 Şubat sürecinin uygulamaları bütün ağırlığıyla muhafazakâr camia üzerinde devam ediyordu. 28 Şubat sürecinde İhlas Holding de "kara liste"ye alınan firmalardan biriydi. O günlerde bir vesile ile karşılaştığım dönemin Genelkurmay Başkanı, "Enver Bey'e selam söyle, O Türkiye Gazetesinin içerisinde irticai yayınların yapıldığı iki sayfa var. O iki sayfayı kaldırsın. Bu iki sayfadaki yayınlarınız bizi üzüyor" demişti. Ben de kendisine, "Efendim onlar herkese gerekli olan dinî bilgiler" deyice, "Hayır hayır öyle değil. Ben onların ne demek olduğunu biliyorum" diyerek konuyu kapatmıştı. Ben de bu görüşmeyi aktarmak üzere İstanbul'a giderek Enver Abi'ye yüz yüze aktardım. Enver Abi bana, "Paşama selam söyle. Bizim için devletimiz ve ordumuz çok önemlidir. Biz devletimizle ve ordumuzla kavga etmeyiz. Biz o iki sayfayı yayınlamakla dinimizi insanlarımıza öğretmeye çalışıyoruz. Bunun dışında bir hedefimiz yok. Biz bu gazeteyi de bu iki sayfa hatırına çıkarıyoruz. O iki sayfayı kaldırmaktansa gazeteyi kapatmak daha iyi. Eğer bizden rahatsızlarsa gazeteyi kapatalım" diye cevap vermişti. Ben dönüp uygun bir dille Ankara'da Genelkurmay Başkanına aktardım bu konuşmayı. Aldığı cevaba hiç memnun olmadı ve "Bunların hepsi aynı irticacı birbirlerine benziyorlar" diyerek meseleyi geçiştirdi..." (Türkiye Gazetesi, 24 Şubat 2013)

http://www.turkiyegazetesi.com/makaledetay.aspx?ID=566004

Mehmet Barlas, Yalçın Özer'in vefatı sebebiyle şunları yazmıştı:

"Bir Başyazar ölmüş diyeler!..

Türkiye gazetesinin, "28 Şubat post-modern darbesi"nde susturulan Başyazarı Yalçın Özer öldü...
54 yaşındayken, kalp krizi sonucu ecele yenildi Özer...
Bir defasında, başına gelenleri anlatmıştı Yalçın Özer..
28 Şubat'ın malûm brifinglerinden birine, Türkiye Gazetesi'nin temsilcisi olarak katılmış..
Salonda, brifingin başlamasını beklerken, oturduğu koltuğun yanına, genç bir subay gelmiş.. Eğilmiş:
-Yalçın Bey.. Sizi telefondan istiyorlar, demiş.
Yalçın Özer kalkmış, salondan dışarı çıkmış..
Salonun dışında, daha yüksek rütbeliler varmış..
Yalçın Özer'e:
-Maalesef sizin bu brifingde bulunmanız mümkün değil... Binayı hemen terkedin, demişler..
"Olur böyle şeyler" değil mi?
Sonra, yazıları kesildi Yalçın Özer'in.. "
(Mehmet Barlas, Yen, Şafak Gazetesi, 9 Ocak 2002)
 

Gazeteci Metin Özer, ağabeyi merhum Yalçın Özer ile ilgili şu hadiseleri anlatıyor:

METİN ÖZER/HABERVİTRİNİ

Bugün 28 Şubat’ın yıldönümü.
28 Şubat’ın en büyük çilesini çeken Enver Ören’i beş gün önce kaybettik.
Enver Abi o kara günlerde kan ağladı ama “kızılcık şurubu içtim” dedi.
Koskoca İhlas Finans batırıldı, İhlas Holding sallandı.
Yapılan zulüme rağmen ne askere ne de devlete tek kelime kötü söz söylemedi.
Hep içine attı.
28 Şubat sürecinde ben TGRT’nin Ankara Temsilcisi olarak çalışıyordum. O günlerde yaşananların canlı tanığıyım.
O süreçte Enver Abi ile günde 15-20 kez görüştüğümü bilirim.
Yaşananları yazmayı çok istedim ama Enver Abi’nin olayları tekrar hatırlayıp üzülmemesi için kaleme almadım.
O günlerde Genelkurmay Basın ve İletişim Bölümü’nden adını şimdi hatırlamadığım bir albay ziyaretime geldi.
TGRT’deki odamda hal-hatırdan sonra konuya girdi:
-Metin Bey, TGRT ile bir sorunumuz yok ama... Türkiye Gazetesi’nde problem var.
“Hayırdır” dedim.
“Komutanlarımız gazetenin orta sayfasında irticai faliyet yürütüldüğüne inanıyor” dedi.
Dondum kaldım.
“Orta sayfanın tamamen kaldırılması lazım. Bu yapılmazsa korkarım İHLAS sakıncalı kuruluşlar listesine girecek” dedi.
“Sakıncalı kuruluşlar” demek, kısaca batmak demek. O listeye giren bir kuruluşun devletten tek bir ihale ve tek bir kuruş alması mümkün değil. Hatta ticaret yapması da imkansız.
Durum bu derecede ciddi yani.
“Albay’ım” dedim, “Siz hiç orta sayfayı incelediniz mi?”
İncelemediğini, sadece komutanların görüşünü ilettiğini belirtti.
Ben de kendisine; gazetenin orta sayfasında sadece dini konuların aktarıldığını, evliyaların hayatlarının seri halinde verildiğini ve kesinlikle uç konuların yer almadığını sadece millete dini bilgiler verildiğini söyledim.
Hatta bu sayfadan dolayı Türkiye Gazetesi’ne teşekkür edilmesi gerektiğini bildirdim.
Bunların hiç birisiyle ilgilenmedi.
Ayrılmadan önce, “Bu durumu üstlerinize bildirirseniz iyi olur” dedi.
Resmen bir gözdağı ve tehditle karşı karşıya kaldık:
-Ya Türkiye Gazetesi’nin orta sayfasını kapatırsınız veya İHLAS’ı batırırız.
Odamda kara kara düşünüyorum.
Bunu Enver Abi’ye nasıl söyleyeyim?
Söylemesem olmaz. Söylesem üzüntüden kahrolur.
Telefonu çevirdim.
Enver Abi her zamanki neşeli haliyle karşımda:
“Anlat” dedi.
Yutkundum. “Efendim az önce bir albay geldi. Gazetenin orta sayfasının kapatılmasını istiyorlar” dedim.
Telefonda bir sessizlik oldu.
“Metin, böyle şey olur mu? Bizim irtica ile ne işimiz olur? Biz orada millete dinini anlatıyoruz. Benden her şeyi istesinler ama bunu istemesinler. Ben Türkiye Gazetesi’ni sadece orta sayfa için çıkartıyorum. Orta sayfası olmayan Türkiye Gazetesi neye yarar? Holdingin anahtarını istesinler vereyim ama benden bunu istemesinler. Ben olduğum müddetçe gazetenin orta sayfası yayında olacak.” dedi.
Ben de, “Efendim, o albay tekrar ararsa bunları kendisine ileteyim mi?” dedim.
Enver Abi, “Hayır. Ben komutanlarla bizzat görüşeceğim ve bunu onlarla konuşacağım” dedi.
Yaklaşık bir hafta sonra Enver Abi Ankara’ya geldi.
Şimdi Sincan Cezaevi’nde hapis yatan adlarını bile anmak istemediğim dönemin kudretli komutanı Çevik Bir ve Erol Özkasnak’tan randevu almış.
Enver Abi ile odamda oturuyoruz.
Görmeye alışık olmadığım kadar canı sıkkın ve üzüntülü. Buna rağmen gelen arkadaşları gülerek karşılıyor hal hatır soruyor.
Randevu saati yaklaşınca, kalktı.
“Allah hayırlısını versin” deyip gitti.
Gerilimle geçen birkaç saatten sonra Enver Abi geldi.
Buruk bir sevinç vardı.
Odama geldi bir kahve istedi.
Ben bir şey sormadan Enver Abi :
-Orta sayfayı kurtardım ama Yalçın’a (Türkiye Gazetesi’nin Başyazarı olan rahmetli Yalçın Özer Ağabeyim) kafayı takmışlar.
Sonradan öğrendim ki Yalçın Ağabeyim ile ilgili Enver Abi’nin önüne 3 klasör dosya koymuşlar.
Bu 3 klasörde neler olduğunu yıllar sonra öğrendim.
Tamamı Yalçın Ağabeyimin köşe yazıları.
Demokrasiyi savunduğu, askerin ve politikacının kendi işini yapması gerektiğini anlattığı köşe yazıları...
Komutanlar;
-Bu adam bize düşmanlık ediyor. Olumsuz yazılar yazıyor.
Yalçın Ağabeyimin yazılarına irtica diyememişler ama düşmanlık olarak görmüşler.
İçeride korkunç bir tehditte bulunmuşlar:
-Ya bu adam gider veya biz götürürüz.
“Götürürüz” tehdidinin öldürmek olduğunu küçük çocuklar bile anlar.
Enver Abi de zaten bu ifadeye çok üzülmüştü.
Enver Abi Yalçın Ağabeyime döndü:
-Yalçın, bu akşam yemeğe sendeyim. Kimse olmasın beraber yemek yiyelim.
Ben kendi kendime, “Eyvah” dedim.
Gece yarısına doğru Yalçın Ağabeyim aradı:
-Metin, ben başyazarlığı bıraktım.
“Nasıl oldu?” dedim.
Yalçın Ağabeyim:
- Ya Yalçın Özer gider veya İhlas demişler. İhlas’ta 29 bin kişi çalışıyor. Benim için bu kadar insanı riske etmenin bir anlamı var mı? Enver Abi bana “Ayrıl” demedi ama “Ben bu vebali alamam. Bu kadar insanı tehlikeye atamam. Ayrıca Enver Abi’min üzülmesine sıkıntı çekmesine hiç gönlüm razı olmaz. Müsade ederseniz ben istifa edeyim” dedim ve istifa ettim.
Gözlerim doldu. Boğazım düğümlendi.
Uzun bir süre sessizlik oldu. Öfke ve sinirden ağlayacağım ama kendimi tutuyorum.
Dile kolay. Yaklaşık 30 yıl kesintisiz yazarlık yapmış birisinin kalemi kırılıyor ve o kişi benim ağabeyim.
Sağdan sola, bütün Türkiye yazılarına bayılıyor. Herkes büyük saygı ve sevgi duyuyor. Genelkurmay’daki birkaç darbeci sözde komutan, böylesi bir değerin kalemini kırıyor.
Çok zoruma gitti.
Ama belli etmedim.
Yalçın Ağabeyim, “Devamı var” dedi.
Enver Abi, “’Yalçın, ‘Bu götürürüz’ sözü beni çok rahatsız etti. Sen çocukları da yanına al, uzaklara, Amerika’ya gidin. Ortalık sakinleşene kadar 3-5 ay Amerika’da yaşayın. Bütün masraflarınızı ben karşılacağım. Yeter ki sana bir şey olmasın.” dedi.
Rahmetli ağabeyim, kalemini kaybettiği yetmez gibi canından da çok sevdiği vatanını da kaybetti.
Öz vatanında parya!
Vatanı bölmek isteyen bölücü hainler Türkiye’de yaşarken, vatanı savunan ağabeyim Amerika’ya sürüldü.
Yalçın Ağabeyim Türkiye’ye dönüşünde de elini kalemine süremedi. Daha doğrusu sürdürmediler.
Darbecilerin öfkeleri ve kinleri hiç dinmedi.
Hiç yazı yazamadan da üzüntüden kahrından hayatını kaybetti.
Allah Rahmet Eylesin. Mekanı Cennet Olsun (Amin)
Benim yaşantımda iki hocam vardı. Bilemediğim her şeyi bu ikisine sorardım.
Birisi Enver Abi’ydi. Diğeri Yalçın Abim..
Yalçın Abimi kaybettiğimde, “Enver Abim var” deyip avunmuştum.
Enver Abi’yi de kaybedince tam bir boşluğa düştüm.
Bu iki insana yapmadığı zulüm kalmayan o darbeciler halen hapiste yatıyor.
Hem Enver Abi’yi hem Yalçın Abimi on binlerce insan dualarla, hayırla uğurladı.
28 Şubat sürecinde bu güzel insanlara zulüm eden o darbecilerin, hem bu dünyada hem de ahrette nasıl helak olduklarını hep birlikte görüp yaşayacağız İNŞALLAH!..

http://www.habervitrini.com/haber/enver-oren-yalcin-ozer-ve-28-subat-671160/

2 Aralık 2012 Pazar

Kanunî’nin Mektubu


 
Mektubun Mustafa Armağan tarafından sadeleştirilmiş hali şöyle:

Allahu Teala’ya hamdolsun ki, 18 kale almışsınız ve 30 bin kızak Tersane-i Âmire’me göndermişsiniz ve 60 bin kâfirin kellesini kestiğin haberini vermişsiniz. Berhudâr olup dünyada ve ahirette yüzün ak ve ekmeğin sana helâl olsun.

Lakin bu hizmetlerin karşılığında bir tuğ (rütbe) istemişsiniz. Ya Gâzi Bâli Bey, tuğ vefa gereği verilmez. Eğer sen bu hizmeti ve bu iyiliği bize minnet edersen biz dahi bundan önce sana 3 iyilik eyledik, onu söyleriz: Birincisi, sana “Müminlerin Emiri” diye hitab ettik; ikincisi başarılarının mükâfatı olarak “hil’at-ı fâhire” gönderdik; üçüncüsü Rasul-i Ekrem (sas) Hazretleri’nin fetihlerle dolu tuğunu verdik. Seni bu 3 şeyle yüceltip ödüllendirmiştik. Bunlardan büyük ihsân olmaz. İmdi sen de bu iyiliklere şükr eyleyesin ve şükrünü yerine getiresin.

Ve şunu da iyi bilesin ki: Beğlik iki kefeli bir teraziye benzer. Onun bir kefesi cennet, bir kefesi cehennemdir. Bu fani dünyada bir saat adalet eylemek 70 yıl ibadetten üstündür. Hak Sübhanehu ve Teala cümlemizi mahşer gününde âdiller zümresinden eyleye ve o âkıbet gününü hatırınızdan çıkarmayasınız. Ateşin kuru ağacı yaktığı gibi amel defterimizi yaktığı o günden endişe kılıp basiret üzre olasınız.

Ve seraskerliğin ve beğliğin hasebiyle hükmümüzün yürüdüğü yerlerde meydana gelen haksızlıklardan ötürü ceza gününde azarlanırsak biz de senin yakana yapışıp o günde yakanızı elimden kolay kolay kurtaramazsınız. Gayet dikkatli hareket edesiniz, nefsine gurur getirmeyesiniz ve kendi kuvvetim ve kılıcımla memleket fetheyledim demeyesiniz. Memleket evvela Cenâb-ı Bâri’nin olup sonra halife-i ruy-i zemine ısmarlanmıştır. Ve bütün işleri Cenâb-ı Bâri Teâlâ’dan bilesiniz.

Ve işittim ki: Feth eylediğin kalelerin mal ve erzakına Beytülmal için el koymuş ve askerlerine dağıtmamışınız. Bu fiile rızam yoktur. Beşte birine Beytülmal için el koyup diğer kısmını İslam askerine dağıtıp bölüştüresiniz. Zira o ganimet İslam askerinindir.

Ve askerin ihtiyarlarını baban, ortancalarını kardeş ve küçüklerini oğulların yerine sayasın. Babanı hoş tutup ikramda bulunasın, kardeşlerine iyi bakıp saygı gösteresin, oğullarına da merhamet ve şefkat eyleyesin. Ve İslam askerine sıkıntı çektirmeyesin ve mâlik olduğun malını ve nimetini onlardan uzak tutmayıp dağıtasın ve askerin hazinesi yetmeyip sıkıntı çekersen bu tarafa bildiresin, Allahu Teâlâ’nın yardımıyla bin-iki bin kese göndermekten âciz değilim.

Ve reâya (köylü, üretici) tâifesini altından kalkamayacağı vergilerle rencide etmeyesin. Bu husustan çok kaçınasın ki, bizim reâyamız rahat görünce küffâr reâyaları bizim tarafımıza, meyil ve teveccühleri bizim canibimize olur. O yörenin kasaba ve şehrinde oturan ümmet-i Muhammed fukarasını teftiş edip araştırarak sadakaya muhtaç kimse varsa onlara devlet hazinesinden gıda maddesi veresin. Zira fakirler, Hak Subhanehu ve Teala Hazretleri’nin makbul kullarıdır ve Müslümanların beytülmali (hazinesi), Allah’ın kullarının hakkıdır. Ve o taraflarda Peygamber Efendimiz’in evladından oturanlar varsa mukataât ve hazinelerden her birine günlük bir altın vazife tayin edesiniz ve onlara hiçbir şekilde sıkıntı çektirmeyesiniz.

Ve kadı ve hakimlerin başı, fazilet ve kelam madeni Mevlânâ Mustafa’yı (Allah faziletini ziyade eylesin) ordu-yı hümâyunuma kadı atayıp göndermişizdir. Ulaşınca şer’-i şerife son derece itaat edip boyun eğerek kurallara riayette kusur işlemeyesiniz. “Alimler, peygamberlerin vârisleridir” hadis-i şerifiyle âmil olup riâyette kusur komayasınız.

Ve bir insanı bir hizmete kullanmak istersen sakın önceki hâline güvenmeyesiniz. Nice kimseler vardır, eline fırsat geçmediği için zühd ve takvâ yoluna girmiş görünür ama fırsatı ele geçirdiğinde Nemrud ve Firavun kesilir. O kimseleri tekrar tekrar işle tecrübe etmeden hizmetine almayasın. Eğer ilk hali sonraki haline uygun gelirse istihdam edesin. Ve bazı kişiler vardır ki, gündüzü oruçlu, gecesi namazlıdır fakat onlar o kimselerdir ki, dünyaya meyil ve muhabbet edenlerdir. O tip insanlardan çok kaçınasınız.

Ve sen dahi fâni olan nesneye gönül bağlamayasın. Ve bazı köyler ve yerler vakfetmek murâd etmişsin, Yüce Allah’a yemin olsun ki, istersen feth eylediğin bütün vilayetleri vakf et, indimde makbuldür. Ve benden sonra gelen padişahlar senin evlad ve neseplerinin hatırını rencide ederlerse Allah’ın ve meleklerin ve bütün insanların laneti üzerlerine olsun, hatta mahşer gününde davacıları olup onlara husumet ederim. İmdi: Ya Gâzi Bâli Bey, sen dahi atın yüğrükdür ve kılıcın keskin olup ve yiğidin yararları ve işbilir dilâverleri belleyesin ve her nereye yönelirsen atın yüğrük ve kılıcın keskin ve uğrun açık olup Hak celle ve alâ İslam dinine en faydalı olan işlerinde yardımcın ve kollayıcın ve elini tutan yâverin ola. Âmin, Seyyidü’l-mürselîn hakkı için.

Kaynak: Zaman Gazetesi, 2 Aralık 2012

3 Eylül 2012 Pazartesi

Kamalizm Dini

Atatürk’ün çok yakınında yaşayan 3-5 kişiden biri Âfet İnan’dır. Onun yatak odası, Çankaya köşkünde, Atatürk’ün yatak odasının yanında idi. Atatürk, Ankara’dan ayrıldığında Afet İnan’ı da yanında götürüyordu. Afet İnan’ın Medeni Bilgiler isimli bir kitabı var. Prof. Dr Hüseyin Aydın AYDINLANMANIN ANA KUCAĞINDA LAİKLİK VE ATATÜRKÇÜLÜK isimli, çok önemli kitabının 161. sayfasında şöyle diyor: “1929 yılında Atatürk Medeni Bilgiler kitabının yazılmasını genç Afet İnan’a görev olarak verir. Ama Âfet İnan’ı tek başına bırakmaz. Medeni Bilgiler kitabına Gazi Mustafa Kemal çok önem vermiştir. Âfet İnan’ın belirttiği gibi, kitabın yazımı ile bizzat ilgilenmiş, bazı konularını bizzat kendisi yazmış, bazı konularını da baştan yazarcasına düzeltmiştir. Bu kitabın yazımı bitince Atatürk 18.09.1931 tarihli Cumhurbaşkanlığı tezkeresiyle Başbakanlığa göndermiştir!” Bu Medeni Bilgiler isimli kitabın 21-22. sayfalarında şu iddiayı okumaktayız: “Din birliğinin de millet teşkilinde müessir olduğunu söyleyenler vardır. Fakat biz, bizim gözümüz önündeki Türk milleti tablosunda, bunun aksini kabul etmekteyiz. Türkler İslâm dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi. Bu dini kabul ettikten sonra, bu din, ne Arabların, ne aynı dinde bulunan Acemlerin ne de sairenin Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine tesir etmedi. Bilakis, Türk Milletinin milli bağlarını gevşetti. Milli hislerini, milli heyecanlarını uyuşturdu. Bu pek tabii idi. Çünkü Muhammed’in kurduğu dinin gayesi, bütün milliyetlerin fevkinde, şamil bir ümmet siyaseti idi”

Dünkü yazımdan da Prof. Dr. Orhan Türkdoğan’ın KEMALİST SİSTEM isimli kitabından aldığım cümlelerden açıkca anlaşıldığı gibi, Kemalist veya Kamalist rejim, millet anlayışında ve tarifinde dini yani İslâmiyeti tamamen devreden çıkarıyordu. Çünkü Kemalist sisteme göre “İslâmiyet Muhammed’in kurduğu bir Arab dini” idi. “Bizim milli hislerimizi uyuşturmuş ve bizi geri bırakmıştı” Kâzım Karabekir Paşa’ bizzat Atatürk demişti ki: “Karabekir! Kur’an-ı Türkçeye çevirttiriyorum. İstiyorum ki bu millet Kur’an’ın Türkçesini okusun ve o Arab oğlunun ne yaveler yediğini görsün!”

Yine Karabekir Paşa’nın hatıratında belirtildiğine göre, 1923 yılında, Atatürk’ün başkanlığında yapılan bir toplantıda, CHP’nin önde gelen bazı bakanları ve milletvekilleri Türkiye’yi kalkındırmak ve Avrupa devletleriyle dostluklar kurmak için Hristiyan olmamız gerektiğini heyecanla tavsiye etmişlerdi. Sonra bu görüşten vaz geçildi ve Kemalizm’in yani CHP 6 okunun yeni bir din olarak tanıtılmasına karar verildi. Nitekim CHP Edirne Milletvekili Şeref Aykut’un 1936 yılında, İstanbul’da Muallim Ahmet Halit Kitap Evinde bastırılan KAMALİZM (CHP programının izahı) isimli kitabın 2. sayfasında deniliyor ki: “Kamalizm, bunların üstünde, yalnız yaşamak dinini aşılayan ve bütün prensiplerini ekonomik temeller üzerine kuran bir dindir.” Kitabın 15. sayfasındaki iddiaya bakınız: “Kamalizm, bir dindir ki, Onun en büyük ana sıfatlarından birisi de devrimci olmasıdır!”

Sonra CHP milletvekilleri Kamalizm dininin yeni Kâbesini ve yeni Mevlidini yazdılar. Kemallettin Kamu dedi ki:

“Ne örümcek ne yosun/ Ne mucize ne fusun/ Kâbe Arabın olsun/ Çankaya bize yeter!”

Behçet Kemal Çağlar, Sevgili Peygamberimiz için yazılan Mevlidi Atatürk’e uygulayarak her yerde okumaya başladı:

“Ol Zübeyde Mustafa’nın anesi/ Ol güneşten doğdu ol dürdanesi” Örnekler pek çok yerim kalmadı.


Yavuz Bülent Bâkiler, 02 Eylül 2012 Pazar, Türkiye Gazetesi
http://www.turkiyegazetesi.com/makaledetay.aspx?id=547561

12 Aralık 2011 Pazartesi

Şapka Mağdurlarından: Mevlevî İbrahim Hakkı Efendi




Kaynak: Yörünge Dergisi, 24-31 Mart 1991, Sayı: 21

27 Kasım 2011 Pazar

Osmanlı Tarihinde Dönüm Noktası

Eshâb-ı kirâm kitabının arkasında, "Eshâb-ı kirâm Kitabında Adı Geçenler" kısmında, 25. Maddede diyor ki:

Abdülmecîd hânın büyük bir hatâsı, memlekete ve bütün islâmiyete çok ağır zararı dokunan, affedilmez bir kabahati olmuştur. Öyle bir hatâ ki, Osmanlı tarihinde korkunç bir dönüm noktası yapmış, bu koca islâm devletinde bir (yok olma devri)nin başlamasına sebep olmuştur. Masonların, islâm düşmanlarının örtbas etmek istedikleri, gençlerden saklamaya çalıştıkları bu hâta, sâf, temiz kalbli hâkânın, azılı ve sinsi islâm düşmanı olan İngilizlerin tatlı dillerine aldanarak, İskoç masonlarının yetiştirdikleri câhilleri işbaşına getirmesi, bunların devleti içerden yıkmak siyâsetlerini hemen anlıyamamasıdır. İngilizlerin Osmanlı devletine karşı korkunç saldırıları ve başarıları sultan Abdülmecîd hânı aldatmakla başladı. İslâmiyeti yıkmak için İngilterede kurulmuş olan (İskoç mason teşkilâtı)nın kurnaz üyesi Lord Rading İstanbula İngiliz sefîri olarak gönderildi. 1250 [m. 1834] senesinde Pâriste ve sonra Londrada Osmanlı sefîri bulunan Mustafâ Reşîd pâşa, aldatılmış, mason yapılmıştı. Bunun sadr-ı a'zam yapılması için, Lord Rading sultana çok dil döktü. (Bu aydın, kültürlü ve başarılı vezîri sadr-ı a'zam yaparsanız, İngiltere imparatorluğu ile Devlet-i aliyye arasındaki bütün anlaşmazlıklar kalkar. Devlet-i aliyye ekonomik, sosyal ve askerî sahâlarda ilerler) diyerek halîfeyi aldattı. 1262 [m. 1846] da sadr-ı a'zam olan pâşa, iş başına gelir gelmez, hâriciyye nâzırı iken, Rading ile el ele verip, hazırlamış olduğu, (Tanzîmât) kanûnuna istinâd ederek, büyük vilâyetlerde mason locaları açtı. Câsûsluk ve hıyânet ocakları çalışmaya başladı. Gençler, din câhili olarak yetiştirildi. Londradan alınan plânlarla bir yandan idârî, zirâ'î, askerî değişiklikler yaptılar. Bunlarla gözleri boyadılar. Öte yandan da, islâm ahlâkını, ecdat sevgisini, millî birliği parçalamaya başladılar. Yetiştirdikleri kimseleri işbaşına getirdiler. Bu senelerde Avrupada, fizik, kimyâ üzerinde dev adımlar atılıyor. Yeni buluşlar, ilerlemeler oluyor. Büyük fabrikalar, teknik üniversiteler kuruluyordu. Osmanlılarda bunların hiçbiri yapılmadı. Hattâ, Fatih devrinden beri medreselerde okutulmakta olan fen, matematik derslerini büsbütün kaldırdılar. Din adamlarına fen bilgisi lâzım değildir diyerek, kültürlü, bilgili âlimlerin yetişmelerine mani oldular. Sultan Abdülmecîd hân zamanında dünyada iki büyük islâm devleti vardı. Biri Osmanlı devleti, ikincisi Hindistândaki Gürgâniyye hükümdârlığı idi. Her iki devletin sultanları, islâm dîninin bekçisi idiler. İslâm düşmanı olan İngilizler, bu iki bekçiyi yok etmek için, çok kurnaz plânlar hazırlamıştı. Önce, Gürgâniyye devletini parçalamaya karar verdiler. Böylece, Asyadaki müslümanları başsız bırakacak, hem de Hindistânın hazînelerine, ticâretine hâkim olacaklardı. Fakat, Osmanlıların buna mani olmasından korkuyorlardı. Bunun için Osmanlıları Ruslarla savaştırmaya çalıştılar. Avusturya ve Prusya, Osmanlı-Rus savaşının önlenmesini istediler. Rusya da bunu kabûl etti. Fakat İngilizler, Reşîd pâşayı harp etmeye teşvîk ettiler. Yardım edeceklerine, zafer kazanacağına, böylece Osmanlıların bir numaralı adamı olacağına inandırdılar. Reşîd pâşa, Osmanlı devletinin başına geçeceğinin çılgınlığı içinde, İngilizlere maşa oldu. 26 eylül 1269 [m. 1853] de, Bâb-ı âlîde yüzaltmışüç (163) kişi topladı. Rusyaya harp açılmasına karar verdi. Sultan Abdülmecîd hânı da, tuzağa düşürüp, tasdik ettirdi. Rusyaya harp ilân edildi. Osmanlı devletinin başını derde sokan İngilizler, Hindistândaki fâcia ve felaketlere başladılar. 1274 [m. 1857] de, Delhîde, büyük ihtilâl çıkardılar. İkinci Behâdır şâhı, oğulları ile birlikte Kalküteye götürüp habs ettiler. Gürgâniyye devleti yıkıldı. Hindistânın ilerde, İngiliz imparatorluğuna katılması için, birinci adım atılmış oldu. İngilizler, Rus çarı birinci Nikolanın Kudüste katoliklere karşı ortodoksları ayaklandırdığını ileri sürerek, Rusların Akdenize inmesini hiç istemiyen Fransa imparatoru üçüncü Bonapartı da, Türk-Rus Kırım Harbine sürüklediler. Kendi çıkarları için yaptıkları bu işbirliği, Türk milletine Reşîd pâşanın diplomatik zaferleri olarak tanıtıldı. Düşmanların bu yaldızlı reklâmlar ve sahte dostluklarla örtmeye çalıştıkları imhâ hareketlerini, herkesten önce anlıyan sultan, çok zaman sarayında hüngür hüngür ağlardı. Memleketi, milleti kemiren düşmanlara karşı koymak için tedbirler arar ve Allahü teâlâya yalvarırdı. Bu sebeple, Reşîd pâşayı, birkaç kere sadr-ı a'zamlıktan uzaklaştırdı ise de, kendisine (koca), (büyük) gibi ismler takan bu kurnaz adam, rakîblerini devirip, tekrar iş başına gelmesini becerirdi. Ne yazık ki, sultan kederinden tüberküloza yakalanıp genç yaşında öldü. Sonraki senelerde devlet koltuklarını kapışan, üniversite öğretim üyeliklerine, mahkeme başkanlıklarına getirilenler, hep Mustafâ Reşîd pâşanın yetiştirmeleridir. Böylece (Kaht-ı ricâl) devri açılmasına ve Osmanlılara (Hasta adam) denilmesine sebep olmuştur.

Yazının devamı ve kitabın tamamı şurada bulunabilir:

http://www.hakikatkitabevi.com/download/turkce/05-EshabiKiram.pdf

Not: Bu kitap, Eshâb-ı kirâmın faziletlerini ve üstünlüğünü bildirmesi açısından çok istifadeli bir eserdir, okunmasını tavsiye ederim.

Murat Yazıcı

Sultan Abdülmecid'in çaresizliği

Hilmi Yavuz şunları kaydetmiş:

II. Mahmud'dan sonra Osmanlı'da iktidar bütünüyle üst sınıf bürokratların eline geçmişti ve Abdülmecid devrinde Büyük Reşid Paşa'dan başlayarak Fuad ve Ali Paşa'ların hâkimiyetiydi, söz konusu olan... Prof. Dr. Şerif Mardin, 'Yeni Osmanlı Düşüncesinin Doğuşu'nda, Sultan'ın (Abdülaziz) 'Devlet politikasının belirlenmesinde [..] Fuad ve Ali Paşaların âdetâ esiri' olduğunu söyler. Abdurrahman Şeref Bey'in 'Tarih Musahebeleri'nde bildirdiğine göre ise, Sultan Abdülmecid, bir gün [Büyük] Reşid Paşa'nın elinden kendisini kurtarması için, başını sarayının duvarlarına vurarak Allah'a yalvarırken' görülmüştür. Düşünebiliyor musunuz, Padişah, sadrıâzâm'ından kurtulabilmek için Allah'a yalvarıyor! Ne hazîn bir çaresizlik! Osmanlı bürokrasisinin tam mânâsıyla tahkîm edilmesi, Sultan Abdülaziz'in 1876'da tahttan indirilmesinden sonradır. Mardin, '1876'da darbeyi yapan devlet adamlarının, Babıâli bürokrasisine muhalif Yeni Osmanlıların yandaşı gibi görünmelerine rağmen, Ali ve Fuad Paşaların 'politikalarını karakterize eden siyasî gücün tekelleşmesini mantıkî sonuca götürmüş oldukları'nı söyler. Fakat Osmanlı bürokrasisinin hakimiyeti uzun sürmeyecek ve Sultan V. Murad'ın saltanatından sonra II. Abdülhamid, devletin dizginlerini yeniden ele alacaktır.
Cumhuriyetin 2000'li yıllara gelinceye kadarki 80 yıllık bürokratik-hegemonik yapısının, Sultan Abdülhamid'i 'Kızıl Sultan' diye yaftalamasında, onun Osmanlı Bâb-ı Alî'sinin iktidarını tasfiye edişinin öcünü almak arzusunun payı var mıdır,-bilemiyorum. Ama bildiğim bir şey var: Kısa ve kestirmeden söylemek gerekirse Tanzimat, bürokratik bir eylemdir, -Bâb-Alî'nin üst düzey memurlarının mârifeti!.. Sultan Abdülmecid'i ölümünün 150. yılında hatırlamak, onun bürokrasinin, köksüz ve temelsiz bir Modernleşme işini sürdüren Reşit Paşa misillû devletlilere karşı olan aczîyetini ve çaresizliğini hatırlamaktır... 'Allah'ım, beni bu Reşid Paşa'nın elinden kurtar! çaresizliğini...

Hilmi Yavuz, Zaman Gazetesi, 27.11.2011

12 Kasım 2011 Cumartesi

Nasyonel Sosyalizm, Faşizm, Kemalizm

Mehmet Barlas yazıyor:

Bu tür davranış bozukluklarının daha çarpıcı olanı ise, Cumhuriyet'in "Tek Parti" döneminin bugüne "Devr-i Saadet" biçiminde sunulması ve o zamanki sosyo-politik modelin bugüne örnek olabileceğinin varsayılmasıdır.

Adalet Bakanı olduğu dönemde Medeni Kanun'u Türkiye'ye getiren (1926) ve bu kanunun gerekçesini yazan, 1930'larda bakanlıktan ayrıldıktan sonra Atatürk'ün emri ile gençliğe "İhtilal'in Hukuk Tarihi"ni üniversitede ders olarak okutan Mahmut Esat Bozkurt'un (1892-1943) bir değerlendirmesini hatırlatalım:

- Zamanımızın bir Alman tarihçisi gerek nasyonal sosyalizmin, gerekse faşizmin Mustafa Kemal rejiminin çok az değiştirilmiş birer şeklinden başka bir şey olmadıklarını söylüyor. Çok doğrudur. Çok doğru bir görüştür. Kemalizm otoriter bir demokrasidir ki, kökleri halktır, Türk milletidir. Piramide benzer; temelleri halk, tepesi yine halktan gelen baştır ki bizde buna şef denilir. Şef otoritesini yine halktan alır. Demokrasi de bundan başka bir şey değildir. ("Atatürk İhtilali", M.E.Bozkurt, Kaynak Yayınları, Sayfa 88 )

Yazan: Mehmet Barlas, Sabah Gazetesi, 06/04/2006


15 Ekim 2011 Cumartesi

28 Şubat'ın Özeti

 28 Şubat’ın “vatanseverleri”, dindarları ezerken tarihimizin en büyük banka vurgunlarını yaptılar.

Soymadıkları banka kalmadı.

Nerdeyse her bankanın yönetim kurulunda bir emekli generalin olması bir tesadüf değildi.

Ahmet Altan, 15.10.2011, Taraf  Gazetesi

1 Ekim 2011 Cumartesi

Türk denizcileri ve denizde namaz





PUSULA İLE KIBLE

Dünya tarihinin en büyük askerlerinden biri olan Prusyalı Mareşal von Moltke (1800-1891), İkinci Sultan Mahmud (saltanatı 1808-1839) tarafından yeni Türk ordusu için öğretmen olarak çağırılan Avrupalı subaylardan biridir. Türkiye’de kaldığı 4 yıl içindeki müşahedelerini, mektuplar halinde büyükçe bir kitapta toplamıştır. Bu kitaptan bir pasaj alıyorum:

“1837’de Kapdân-ı Deryâ Ahmed Fevzi Paşa ile Karadeniz’de, Varna açıklarında, Nusretiyye fırkateyninde idim, 68 toplu, çok büyük ve çok güzel bir harp gemisiydi. Çanaklığa çıkan gemi imamı, müminleri ibadete çağırdı. Vazifesi olmayan herkes, birinci top ambarında toplandı. 40x100 ayak genişliğinde, görülebilecek en güzel gemi salonlarından biriydi. Ancak tavan çok basıktı. Çepeçevre 34 adet 40’lık top dizilmişti. Hayli sayıda tüfek, tabanca, balta, boynuzlu kargı ve başka eşya muntazam şekilde konmuştu.”

MEKKE’YE YÖNELDİLER

“Bir Türk’ü ibadet ederken görmek, daima hoşuma gitmiştir. Kendilerini o derecede ibadete veriyorlardı ki, acaba dönüp bakarlar mı diye arkalarında top patlatmak arzusu duydum. Mümin, ellerini ve ayaklarını yıkadıktan sonra salona geliyor, Mekke tarafına yöneliyordu. Bazı Türk denizcileri, küçük pusula taşırlar ve hançerlerinin başına geçirirler. Deniz üzerinde buna bakıp kıble tayin ediyorlardı. Elleriyle kulaklarını kapadılar.”

“Sonra dudaklarını kıpırdatarak, fakat ses çıkarmadan Kur’an’dan parçalar okudular. Eğilip iki dizleri üzerine çöktüler. Birkaç defa alınlarını zemine değdirdiler. Yerden kalktılar. Ellerini kitap tutuyormuş gibi açtılar. Tekrar yere kapanıp doğruldular. İki ellerini yüzlerine sürdüler. İki taraflarındaki meleklere baş keserek selam verdiler. İbadetlerini tamamladılar.”

EZAN SEMAYA YÜKSELİYOR

İkinci Sultan Mahmud’un yeni Türk donanması için öğretmen olarak getirdiği İngiliz amirali Sir Adolphus Slade, hemen aynı yılda, diğer bir denizde namaz anlatır. Bakalım olgun yaşta bir İngiliz denizcisi namazı nasıl görmüş:

“Kapdan Paşa ile Selimiyye kalyonu üzerinde Karadeniz’e açıldık. Birden Allahü Ekber sesleri yükseldi. Birden fazla yerden ezan okunuyordu ve âdeta deniz üzerinde ufka ve semaya yükseliyordu. Müezzinler filomuzun her gemisinde mizana direklerindeki çanaklıklara tırmanmışlardı. Hayatımda ilk defa olarak deniz üzerinde namaz seyredecektim. Dikkat kesildim. Türk denizcileri, bir yere toplanmadılar. Herkes görevi geminin neresinde ise, orada namaza durdu. Güverte, serilen rengârenk seccadelerle doldu. Namazdan evvel ellerini, yüzlerini, ayaklarını iyice yıkayıp abdest almışlardı. Namazdan sonra Kapdan Paşa, beni yemeğe davet etti.”

Yılmaz Öztuna, 01 Ekim 2011 Cumartesi

30 Temmuz 2011 Cumartesi

Necdet Sevinç’i okuldan niye atmışlar?

Necdet Sevinç’in de 1960 yılında lisedeki kaydını sildiler. Sebep, eğitim sistemimizin ve bazı aydınlarımızın yüz karasıdır: Felsefe öğretmenleri ateist bir adamdı. Dinsizliğini sınıfındaki öğrencilerine de bulaştırmak istiyordu. Necdet Sevinç, öğretmenin bu tavrına şiddetle itiraz etti: “Allah vardır! Burada böyle konuşamazsınız!” dedi. Konu disiplin kuruluna intikâl edince, Necdet Sevinç’i okuldan uzaklaştırdılar.

Yavuz Bülent Bâkiler, 30 Temmuz 2011 Cumartesi, Türkiye Gazetesi

26 Temmuz 2011 Salı

Ermeniler ne istiyor?

Bugünkü (26 Temmuz 2011) gazetelerde şöyle bir haber vardı:

Hürriyet'in haberine göre Ermenistan'da dün düzenlenen Ermeni dili ve edebiyatı yarışmasında öğrencilerden birinin,

"Batı topraklarımızı Ağrı Dağı'yla birlikte geri alabilecek miyiz"

sorusuna cevap veren Sarkisyan,

"Bu sizin neslinize bağlı. Mesela benim nesil üzerine düşen görevi başarıyla yerine getirdi. 90'lı yıllarda vatanımızın parçası Artsah'ı (Karabağ bölgesini) düşmanın elinden kurtardık. Her neslin bir görevi vardır. Siz de ileride bizim gibi görevinizi yerine getirip getirmeyeceğiniz birlik ve beraberliğinize bağlıdır. Biz Ermeni ulusu her zaman Anka kuşu gibi küllerden dirilmeyi başarmışızdır."

http://www.sabah.com.tr/Dunya/2011/07/26/sarkisyandan-sok-sozler-377261850058

Yorum: Ermeni liderlerin bunun gibi ifadeleri okullarda okutulmalı, çocuklara ezberletilmelidir. Ta ki, soykırım yalanı ile Türk düşmanı, ırkçı nesiller yetiştiren Ermenilerin nihai hedeflerini herkes bilsin.

Murat Yazıcı

20 Haziran 2011 Pazartesi

Ermeni Örgütü Prof. Öke'ye Rüşvet Teklif Etmiş

Çocuklarının hastalıklarını anlatan Prof. Mim Kemal Öke, sohbetinin bir yerinde şunları söylüyor:

* Neymiş Alihan’ın hastalığı?
Aort damarı kapalıydı. Tedavi için İngiltere'ye gitmeye karar verdik. Masrafı 1987’nin parasıyla 12 milyon TL’ydi. Nasıl bulacağız parayı? Eşim Neval biriktirdiklerinden 6 milyon çıkardı. Ben ilkokuldan beri topladığım kütüphanemi sattım, sahaf ağlaya ağlaya 2 milyon TL verdi. Bu esnada da ben TRT’de yayınlanan “Duvardaki Kan” dizisini yazıyorum. Ermeni meselesinde vatanı kurtarıyorum. Bir yandan da ASALA’dan tehditler alıyorum, bunu kimse bilmez. Dizinin başlarında Ermeni iddialarına yer veriyoruz. Bunun üzerine Milli Güvenlik Kurulu beni çağırdı.

* Neden?
Vatan hainliğiyle suçladılar. Allah’tan yanımda dizinin devamının kayıtları vardı. Seyrettiler, “Afedersin” dediler. Düşünün, bir yandan devlet beni Ermenici olmakla suçluyor, bir yandan ASALA kapıma kadar geliyor. Çocuk hasta, ameliyat için para arıyorum. MGK’da Saffet Arıkan Bedük vardı, “Sana haksızlık ettik, çocuğun için sana örtülü ödenekten para verelim” dedi. Kenan Evren “Derhal” dedi. Tam kapıdan çıkıyordum. Döndüm, “Asla kabul etmiyorum” dedim, kapıyı vurdum çıktım.


“Sıkıntınız var, 24 milyonluk çekinizi buyrun’ dediler”

* Parayı nasıl buldunuz?
Aynı hafta İstanbul’a döndüm, üniversitedeki odama bir adam geldi. “Sizin bir sıkıntınız olduğunu biliyoruz. Alın size 24 milyonluk çek. Kalanıyla da gezip eğlenirsiniz. Yeter ki Ermeni meselesinde şu ana kadar söylediklerinizi inkar edin. ‘Haksızdım, yanıldım’ deyin”.

* Kimdi bu adam?
Yurtdışındaki Ermeni örgütlerinden birinin temsilcisi. Çek önümde. Evladım hasta. Yalnız olduğumu da biliyorum. Ama “Alın o çeki, cebinize koyun” dedim. “Pişman olmazsınız inşallah” dedi.

Kaynak: Milliyet Gazetesi, 19 Haziran 2011

http://www.milliyet.com.tr/-icimde-bir-his-var-obur-tarafa-nazli-ile-beraber-gidecegiz-/pazar/haberdetayarsiv/19.06.2011/1404012/default.htm

18 Haziran 2011 Cumartesi

İnönü: "Bu millet düşmanınızdır..."

İsmet İnönü CHP Genel Başkanlığı yapmıştır uzun zamanlar. Kendi hatıratında yazıyor: Ulus Gazetesi ki CHP'nin yayın organıydı, 17 Mayıs 1968 tarihli kısmında İnönü kendi ağzıyla şunları söylüyor:

"Kafileyi durdurdum. Subayları bir kenara topladım. İçinde bulunduğumuz vaziyeti bilesiniz. Padişah düşmanınızdır. Yedi düvel düşmanınızdır. Bana bakın, dedim. Kimse işitmesin millet düşmanınızdır..."

İdris Küçükömer'in "Düzenin Yabancılaşması" adlı kitabının 86-87 sayfalarında bu konudan bahsediliyor. Ayrıca... Yalçın Küçük, seçim öncesi Ulusal Kanal'da yaptığı bir konuşmada Hikmet Bila'nın "CHP 1919, 2009" adlı kitabından bu satırları okuyor. İnanmayanlar Youtube'da http://youtu.be/UY5mBfKsB-o adresine tıklayarak kendi kulakları ile dinleyebilir, kendi gözleri ile görebilir. Yalçın Küçük İnönü'nün bu sözlerinin kendilerinin amentüsü olduğunu da söylüyor orada.


Kaynak: Nuh Gönültaş, Bugün Gazetesi, 18 Haziran 2011 Cumartesi

13 Mayıs 2011 Cuma

Tek partili dönemde Türkiye

Aşağıdaki yazı Bugün Gazetesi'nin internet sitesinden alınmıştır:

Yarın 27 yıllık tek parti dönemini sona erdiren 14 Mayıs 1950 seçimlerinin yıl dönümü. 1923'ten beri ülkeyi tek başına idare eden Cumhuriyet Halk Partisi, bu seçimle iktidarı Demokrat Parti'ye devretti, ülkede bayram havası esti. Tek parti döneminde yaşanan sıkıntılar ise hala zihinlerde tazeliğini koruyor. Sivas'ın Şarkışla ilçesinde oturan 74 yaşındaki Hasan Hüseyin Bağcı ile eşi İnayet Bağcı (74) tek partili dönemini anlatırken adeta o günlere gitti, Hasan Bağcı, çektikleri sıkıntıları anlatırken gözyaşlarına hakim olamadı.

"HAYVAN VE BUĞDAYLARI KAÇIRIP SAKLARDIK" Menderes döneminde 30 ay askerlik yapan Hasan Hüseyin Bağcı, "Üzerimizden öyle bir ağırlık, baskı vardı ki Menderes döneminde yeniden doğmuş gibi olduk. Bizlerden alınan öşür vergileri o kadar ağırdı ki harmanımızı kaldırdığımızda buğdayı ölçerlerdi, kendilerininkini alıp giderlerdi. Bize de ne kalırsa. Onu da genelde alamazdık. Bizler de hayvanlarımızı, buğdaylarımızı kaçırıp saklardık, yoksa kışın aç kalırdık." dedi.

"ASKERDEN ÇOK ÇEKTİK, ÇOK DAYAK YEDİK" Babası ve amcasının 2. Dünya Savaşı'na katıldığını söyleyen Bağcı, o dönemde özellikle askerin köylü üzerinde çok baskısı olduğunu vurguladı. "Köye gelirlerdi, başında takkesi olan varsa onu başından alıp yırtarlardı, takanı döverlerdi. Bıçak taşımak bile suç sayılıyordu. Karakola alıp ölesiye dövüp getirip köyün önüne atıyorlardı, kimse sesini çıkartamıyordu. Askerden çok çektik, çok dayak yedik. O zaman okuma yazma yoktu. Tek öğrendiğimiz Kur'an-ı Kerim'di. Onu da 'askerler geliyor' deyince saklardık. Bulduklarında yırtarlardı, yakarlardı. Okuyanları ve okutanları dayaktan geçirirlerdi, aç susuz nezarethanelerde bırakırlardı." diye konuştu.

"ASKER TÜRKÇE EZAN NÖBETİ TUTARDI" Hasan Hüseyin Bağcı, tek parti döneminde ezanın Türkçe okunduğunu, insanların korkudan camiye gidemediğini anlattı. Bağcı, "Cuma günleri jandarma camide nöbet beklerdi ezan Türkçe okunuyor mu diye. Çok sıkıntılar çektik çok." dedi, gözyaşlarına hâkim olamadı. "Rabbim o günleri bize tekrar yaşatmasın." diyerek dua etti.

İNSANLAR AÇLIKTAN OTLA BESLENİYORDU Eşi İnayet Bağcı ise tek parti dönemi hakkında annesinden duyduklarını şöyle anlattı: "Tek pati döneminde ot topladığını, buğdayın olmadığı dönemlerde arpa unu ile otu birleştirip küçük ekmekler yaptıklarını ve sadece o ekmeklerle açlıklarını giderdiklerini bize anlatırdı. Şimdi bolluk zamanı, halimize şükür."

O yılları Erzurum'un ücra köylerinden Taşkesen’de yaşayan Ataullah Taşkesenlioğlu (82), kumaş sıkıntısı çekildiği için kız ve erkek çocuklarının aynı entarileri giydiğini söyledi. Tek parti döneminin baskıları ile yaşadıkları yokluğu sesi titreyerek anlatan Taşkesenlioğlu, jandarma korkusundan ahırlarda gizli gizli Kur'an-ı Kerim okuduklarını anlattı. Köy imamı olan babasının bir gün unutkanlıkla başında kavuk ile camiden çıktığını, eve giderken jandarmalar tarafından yakalanıp 15 gün Hasankale'de hapis yatırıldığını anlattı.

“EKMEĞİ OLAN PARMAKLA GÖSTERİLİRDİ” Yaşlı ve yorgun bedenini dinlendirdiği koyun yününden doldurulmuş yer minderinde oturan Ataullah Teşkesenlioğlu, 1940'lı yıllarda en çok ekmeğin yokluğunu yaşayıp hissettiklerini anlattı. Taşkesenlioğlu, ekmeği olanların parmakla gösterildiğini belirtti. Şimdiki gibi bütün evlerde ekmek bulunmadığını dile getiren Taşkesenlioğlu, şöyle devam etti: "En çok gıda maddelerinden ekmek bulunmazdı. Bir kere ekmek bulundu mu her şey varmış gibiydi. Bal olsa bile ehemmiyeti yoktu, yağ da bulunmazdı. Ekmek bulundu mu herkes o kişiyi parmakla gösterirdi, 'ağa' derlerdi. Köy beylerinde ekmek bulunurdu. Şimdiki gibi her evde yoktu." Günlük yaşamın yoksulluk içinde çok güç ve ağır geçtiğini söyleyen Ataullah Taşkesenlioğlu, ekmeğin karne ile ve çok az dağıtıldığına vurgu yaptı: "Günlük idare zordu. Ekmek hep karne ile satılıyordu. Bir aileye, mesela 8 kişi varsa 4-5 ekmek verilirdi. Gidip kaymakamlıktan ya da mahalle muhtarı veya fırından alınırdı, fazla ekmek yoktu."

“YA VERGİ YA DA YOLDA KAZMA KÜREK İŞİ” Anadolu halkının yokluk ve yoksulluğu iliklerine kadar yaşadığını ifade eden Ataullah Taşkesenlioğlu, özellikle köylerde kara sabana koşacak öküz bulamadıklarını anlattı. İnek, koyun ve keçilerden 'kamçı parası' adı altında vergi alındığını belirten Taşkesenlioğlu, "Hayvanlardan çifte koşulacak koşu öküzü herkeste yoktu. Onun dışında hayvanlardan koyundan, keçiden vergi alınırdı. O kamçı parasına o zaman 'yol parası' derlerdi. O yol parasını vermeyenler en az 20 gün bir ay yol yapımında çalışırdı. Şoseler hep insan gücü, kazma gücü ile yapılırdı. Ya 20 gün çalışacaktın ya da yevmiye verecektin. Koyun parası o zaman bir liraydı. Keçiler 60- 80 kuruştu. Hemen hemen bir keçi vergisiyle bir insanın vergisi de 80 kuruştu. Bir insanın vergisiyle bir keçinin vergisi aynıydı kamçı parası olarak." dedi.

ŞEHRE GİDEN ÖDÜNÇ PALTO İSTERDİ Elbise bulamadığı için bir kız gibi entari giydiği yılları anlatan Taşkesenlioğlu, "Çoğusu bir tane entari giyerdi ortada köy içinde. O zaman biz de köylerde yaşıyorduk. O köy sokaklarında onunla gezerdik. Kızlarla, erkek çocuklarının arasında giyim bakımından fark kalmamıştı. Benim giydiğim entariyi, benim bacım, kardeşim giyerdi. Komşulardan şehre gidenler varsa çocuğun entarisini ister veya babanızın paltosunu isterdi, şehre gidip gelmek için. Birbirlerinin sırtındaki paltoları emanet alıp giderlerdi şehre. Korucuk, Keyvank varlıklı köylerdi. Bu köylerdekiler şapkalarını temin ederdi. Bazen kendileri kalın kumaştan yapar önüne terek koyarlardı şapka biçiminde." diye konuştu.

“SARIK SEBEBİYLE 15 GÜN HAPSE ATTILAR”Ataullah Taşkesenlioğlu, köy imamı olan babasının bir gün cami çıkışında başında unuttuğu kavuğu sebebiyle jandarma tarafından yakalanıp Pasinler'de 20 gün hapis yatmasını hiç unutamıyor. Taşkesenlioğlu, bu olayı şöyle anlattı: "1941, 42. O zaman babam camide namaz kıldırmış dışarı çıkar. Ayağını atar caminin kapısının önüne. Dağ köylerinden gelen iki üç jandarma, o sırada 'hoca, hoca' diye sesleniyor. Babam dönüyor. ‘Bir dakika gelir misin? Haydi düş önümüze Hasankale'ye gideceğiz’. Babam ‘suçum ne’ diyor. Jandarmalar, ‘başındaki kavuk yetmiyor mu suçuna? Babam da diyor ki ‘Camiden çıkınca mihrapta başıma örttüğüm kavuk bu. Namaz kıldırıyordum, mihraba bırakıyordum, dışarı çıkarken başımda unutmuşum dalgınlıkla çıkmışım.’ Babamı bir kavuk yüzünden 15- 20 gün içeri attılar.”

MENDERES DÖNEMİNDE İNSAN OLDUĞUMUZU ANLADIK "Biz ne gördüysek, insanlık, iyilik namına 1950'de gördük. İnsanlık, ilim, irfan varmış. Herkes ilmine, irfanına sahip olmalı. Bunları Menderes zamanında öğrendik. Allah onu rahmetiyle şad eylesin." dedi, seksen iki yaşındaki Taşkesenlioğlu. Türkçe ezan okumaları ve Arapça Kur'an-ı Kerim okumamaları için tek parti döneminde aralarında babasının da bulunduğu köy imamlarına yazılı belge verildiğini belirten Ataullah Taşkesenlioğlu, "Bütün köy imamlarının hepsine bu belge elinizde olacak diye dağıtırlardı. Bu belgeyi okurduk. Belgenin içinde, ‘ben, Arapça ezan okuyacağım, Arapça Kur'an okutmayacağım’ gibi 4- 5 mühim madde vardı. Çoğu bunu bilmezdi o zamanki imamların. Latin harflerini okur yazarlığı yoktu. Babam Kurnuç köyünde imamdı. Kendi öğrencilerinin köyleriydi burası. Kurnuç’ta camide yabancıların olmadığı zamanlarda cami içerisinde müezzin Arapça ezan okurdu. Ardından namazlar kılınırdı." şeklinde konuştu.

GİZLİ GİZLİ KUR'AN OKUNURDU Tek parti döneminde Yüce Yaradan'ın kelamının gizli gizli ahırlarda okunduğunu ifade eden Taşkesenlioğlu, şunları kaydetti: "Kur'an hep gizli okunurdu. Şimdiki gibi çarşı pazarda hoparlörlerden camilerde okunan Kur'an sesleri duyulmazdı. Taziyelere giderdik 'Rızaenlillah fatiha' denir o ölünün ruhuna bağışlanır çıkardık. O zaman biz çocuktuk. Bizim hocamız Hafız Seyfettin Efendi bize Kur'an dersi verirdi. Kur'an dersini hep gizlice yapardık. Köylerde ve şehirlerde hocaefendiler çoluk çocuk cahil kalmasın diye gizli yapalardı. Biz de medresedeyken jandarma bastı. Pencere kenarında bir makat (köylerde içi toprak dolu üzeri tahta döşeli bir nevi kanepe) vardı. Makat üstüne fırladık, Kur'anları dışarı attık. Dışarıda kimse yoktu. Kadınlar peştemallarına bunları doldurarak kaçtılar. Kadının bir tanesi kaçarken ayağı kaydı veya jandarmanın tutması sonucu yere düştü. Peştemalının eteğindeki Kur'anlar yere dökülürken gördüm. Biz içerideydik, camlar kapandı. Jandarmalar geldi hocamıza olmayan hakareti yaptılar, dövme yoktu. Çocuklar, hepimiz orada olduğumuz için her halde jandarmalar yanımızda dövmek istemediler."

1923'ten beri ülkeyi tek başına idare eden Cumhuriyet Halk Partisi, bu seçimle iktidarı Demokrat Parti'ye devretti, ülkede bayram havası esti. Tek parti döneminde yaşanan sıkıntılar ise hala zihinlerde tazeliğini koruyor. Denizli'de Milli Şef İsmet İnönü'nü dönemini yaşayan 85 yaşındaki Mehmet Necip Işık, vatandaşların kendisinin insan olduğunu Adnan Menderes döneminde gördüğünü söyledi. Sena Kablo Yönetim Kurulu Başkanı olan Işık, Babadağ ilçesinde arazi az olduğu için tarlalarının olmadığını ve çok ekmek bulma sıkıntısı çektiklerini ifade etti. Ekmek, gaz ve şekerin karneyle verildiği dönemde şehirden şehre un getirip götürmenin yasak olduğunu hatırlatan Işık, "Herkes memleketinde ne varsa onu yiyecek. Geceleri Uzunpınar köylüleri hayvanlarla un getirir Babadağ'da handa sabaha karşı satarlardı. 20 kilo un 1 liraydı." dedi

YOLDA EKMEĞİN YARISINI YER EVDE DÖVÜLÜRDÜK Çarşıdan karneyle aldıkları ekmekle doymadıklarını belirten Işık, şöyle devam etti: "Yetmezdi. (Kendi yaptıkları ekmekle) takviye eder, öyle idare ederdik. Ekmek önemliydi. Biz üç kardeş karne ekmeği almak için çarşıya giderdik. Karnenin arkasına mühür vurulurdu. Gelirken acıktığımız için yarısını yerdik. Babam evde 'neden ekmeği yediniz?' diye döverdi. Günde kişi başına bir ekmek verilirdi."

"YOL VERGİSİNİ ÖDEYEMEYEN YOLDA ÇALIŞTIRILDI" İnsanların Adnan Menderes döneminde rahatladığını ifade eden Işık, "Menderes geldikten sonra insanlar insan olduğunu gördü. Değer verildiğini gördü. Halk rahat yaşamaya başladı." diye konuştu. Tek parti döneminde her aileden alınan 6 liralık yol parası vergisini ödeyemediği için angarya olarak yollarda çalıştırıldığını anlatan Işık, "Yol parası isterlerdi. Halk ödeyemezdi. Bekçi veya jandarma gelirdi. Yol parasını isterdi, vermezlerse yola götürürlerdi. 6 gün çalıştırırlardı. Günlük bir liraya. 6 lira büyük paraydı. Herkes veremezdi." ifadelerini kullandı

"HOCALARIN EVLERİNİ BASARLARDI" Tek parti döneminde Kur'an'ı Kerim öğreten ve öğrenenlere yapılan baskılardan da söz eden Işık, şunları kaydetti: "Jandarma Kur'an kurslarını, şikayet olmasa bile bilhassa hocaların evlerini basarlardı. Çocukları dağıtırlardı. 'Neden okutuyorsun, yasak olduğunu bilmiyor musun?' Ben Kuran'ı Kerim'i 50 yaşından sonra öğrendim. Bizim küçükler, sonra rahatladığı için onlar öğrendiler. Bizim zamanımızda çok sıkıydı."

Tek partili dönemde çocuk olan 82 yaşındaki araştırmacı yazar Mehmet İhsan Gençcan, 1939 yılından sonra özellikle ibadet yerlerine karşı bir savaş başlatıldığını söyledi. 14 Mayıs 1950'de tek parti dönemine veda eden Türkiye'nin çileli dönemlerini bugün bile hatırlamak istemediğini belirten astsubay emeklisi Gençcan, o dönem Çanakkale'de bulunan bir caminin askerler için konaklama, bir diğerinin de motor tamirhanesi yaptırıldığını kaydetti.

CAMİYİ MATEMATİK ÖĞRETMENİNE SATTILAR Diğer zarar verilen ibadethanenin Dizdar Camisi olduğunu belirten Mehmet İhsan Gençcan, şunları söyledi: "Çanakkale Savaşı sırasında hasar gören ve tadilatı yapılmayan Dizdar Camisi, tek parti döneminde ahır olarak kullanıldı. Minaresi sağlam olan caminin yeri, 1946 yılında satıldı. En enteresan olay ise o dönemde, bugünkü Değirmenlik Sokak dediğimiz yerde çıkan büyük bir yangındı. Sokağın hemen köşesinde Molla Yakup Camisi vardı. Yangında bu caminin küçük bir kısmında hasar oldu. Bunun üzerine cami kapatıldı. Bir süre sonra o camiyi, matematik öğretmeni Gülseren Hanım'a sattılar. Biz 1941 yılında, Kur'ân öğrenmek için camiye gidiyorduk. Daha sonra din dersi almak yasaklandı ve bizi dağıttılar. O dönem hocamız Gökköylü hocaydı. Onun sayesinde derslerde bir hayli ilerlemiştik ama kısmet olmadı. Aynı yıl eğitime son verdikleri Fatih Camisi'ni, 2. Cihan Harbi'nde bol miktarda asker geldiği için konaklama yeri olarak kullanmaya başladılar. Öyle kullanış ki her türlü melanet, pislik yapılıyordu. Mesela cami içinde ateş yakılıp ayakkabılarla giriliyordu. Burası camilik vasfını kaybetmişti. Fatih Camisi, 1950 yılından sonra bugünkü halini aldı."

"İLK EZANI HOCA GÖZYAŞLARI İÇİNDE 15 DAKİKADA ZOR OKUDU" Korkuteli halkının, ezanın yeniden Arapça okunma sevincini bir birine sarılarak gözyaşı içinde kutladığını belirten Ramazan Büyükkeskin, ezan kararıyla Menderes'in Anadolu insanının gönlünde taht kurduğunu kaydetti. Tek parti dönemindeki 18 yıllık ezan yasağının, 16 Haziran 1950 yılında ramazan ayının başlanılmasına bir gün kala kalktığı bilgisini veren Büyükkeskin, minareden 'Allah'u Ekber' sesini duyan halkın cami avlusu etrafında toplanarak gözyaşı döktüğünü kaydetti. Büyükkeskin, "Minarelerde ezan hep 'Tanrı uludur, Tanrı uludur' diye okunuyordu. Menderes, iktidara gelir gelmez ezan 'din dilinde' okunacak dedi. İlk ezanı camiden hoca gözyaşları içinde 15 dakikada zor okudu. Cami etrafına toplanan kalabalığı da ağlattı." dedi.

Çorumlu 77 yaşındaki Bahattin Altıkardeş, tek parti döneminin canlı tanıklarından. Kur'an kurslarının kapatılması, ezanın Türkçe okunması, camilerin buğday ambarı olarak kullanılmasına kadar hemen her şeye şahit olan Bahattin Altıkardeş, o karanlık günleri hatırlamak dahi istemiyor. Tek parti döneminde yaşananları anlatırken gözleri dolan Bahattin Altıkardeş, "O dönemler gerçekten bu milletin yaşadığı en zor dönemlerdi. Ezanı Türkçe okunması, camilerin kapatılması. Bunları kabul etmek çok zordu. Salatü selam dahi Türkçe söyleniyordu. Hatta camiler yıkılıp arazisi vatandaşa satılıyordu. Bir şey vardı o zamanlarda emre itaat diye. Biz de öyle yapmak zorunda kaldık.'' dedi.

JANDARMADAN KAÇARDIK O dönemlerde Çorum'daki 10 kadar ibadet yerinin depo olarak kullanıldığını belirten Altıkardeş, Çorum merkezde bulunan Abdibey Camii'nin buğday ambarı olarak kullanıldığını, bir camininde yıkılarak yerinin vatandaşlara satıldığını söyledi. Kadınların mahalle aralarında Kur'an öğrettiğini söyleyen Altıkardeş, 'Jandarma geliyor, polis geliyor' denildiği zaman kaçtıklarını dile getirdi.

ASKER NE DERSE O OLUYORDU Altıkardeş, "Kur'an kurslarında Arapça kitap bulundurmak yasaktı, büyük cezaları vardı. Kur'an dışında ne yazı ne de kitap bulunduramıyorduk. Zor dönemlerdi. Şimdiki gibi ne özgürlük vardı ne demokrasi. Asker ne derse o oluyordu. Tek parti dönemi Türkiye'nin acı geçmişi. Ben o dönemi yaşayan biri olarak size diyorum ki 'yaşadığınız dönemin değerini bilin, şükredin' ki dininizi yaşayabiliyor ibadet edebiliyorsunuz. Camileriniz kapatılmıyor, ibadetiniz engellenmiyor aksine ibadet edebileceğiniz ortam sağlanmaya çalışılıyor. Camiler yapılıyor iş imkanları veriliyor halinize şükredin.'' diye konuştu.

Bugün Gazetesi, 13 Mayıs 2011

İlave: 31 Aralık 1936 tarihli Akşam Gazetesi:



1 Mayıs 2011 Pazar

Saklanan Ermeni millî sırrı

Erivan’da her yıl 24 Nisan günü tehcîr (zorunlu göç) kurbanları anılır. Bu yıl da cumhurbaşkanı Sarkisyan’ın katıldığı anma töreni yapıldı. 1 milyon Ermeni Osmanlı vatandaşının bin yıldan beri yaşadığı topraklarından güneydeki Arap eyaletlerimize sürülmesine biz Türkler de müteessiriz. Hele sürgün yolunda kafilelerin eski Hamîdiye Kürt alaylarının taarruzuna uğraması, hastalıktan, sefaletten, ulaştırma zorluklarından kırılmasına çok üzülüyoruz.

Selçuklu ve Osmanlı Türkiyesi’nde süper muamele yaptığımız, zenginleştirdiğimiz, devlet görevleri verdiğimiz Ermeniler, nasıl olup da böylesine bir sürgün cezasına çarptırıldı? (bir hâriciye nâzırımız bile Ermeni’dir). Hele Çanakkale’de İngilizler’e, Kafkasya’da Ruslar’a karşı millet ve devletçe ölüm kalım savaşı verdiğimiz 1915’in ilk aylarında?

Bu anma toplantılarında facianın sebepleri de belirtilerek, vurgulanmak gerekmez mi? Bu bilgi karartmasının, tarihçilerden ödleri kopmasının sebebi ne ola?

Sebep, Ruslar’ca silâhlandırılan Ermeni Taşnak ve Hınçak çetelerinin savaş alanlarımıza yayılıp bir kaç yüz bin Müslüman’ı öldürmesidir. Saklanan Ermeni millî sırrı budur. Bu Müslümanlar’ın kim olduğu da bizim yayınlarımızda, millî nezaketimiz gereği fazla belirtilmez. Onda dokuzunun kadın, çocuk, anne karnında bebek olduğunu yazabilirim. Zira genç erkeklerimiz 10 savaş cephemizden birinde idi. Enver, imparatorluğumuzu böylesine bir belâya dûçâr etmişti. Cihan Savaşı’na 9 ordu ile katıldık. Ermeniler’in Anadolu kıyımlarının on binlercesi Türk, Rus, İngiliz, ABD vs resmî arşiv vesikalarında yayınlanmıştır. Gerisi de yayınlanmalı.

Ermeniler’ce tam bir soykırım şeklinde yok edilenlerin büyük bölümünün Kürt olduğunu belirtmem gerekir. Türk vs asıllı Müslümanlar ikinci derecededir.

Yılmaz Öztuna, Türkiye Gazetesi, 28 Nisan 2011

Ermeniler yüz binlerce kişiyi öldürdüler

Ermeniler, erkekleri cephede olan binlerce Kürt ve Türk köyünü bastılar. Yüz binlerce kişiyi öldürdüler. Eyalet merkezlerimizde silâhlı eylemlerde bulundular. Van şehrinde tek canlı Müslüman bırakmadılar. 3. Ordu’muzu arkasından vurdular. Burada yazamayacağım her türlü alçaklığı irtikâb ettiler. Hükûmetimiz, Anadolu Ermenileri’ni savaş alanından uzaklaştırmak için müttefikimiz Almanya’nın tavsiyesiyle daha şenlikli Arap eyaletlerimize sürdü. Tehcîr’de (zorunlu göç) çok zayiat oldu. Bu konuda binlerce Osmanlı arşiv belgesi yayınlandı. Ne yani! Dünyanın en büyük üç devleti ile savaştığımız, Çanakkale’de ölüm kalım mücadelesi verdiğimiz günlerdi. Bu edepsizliklere karşılık vermek, durdurmak, meşru savunma hakkımızdı. Konunun çok uzmanı olan Ziyâ Gökalp, tehcîr’i mukaatele kavramıyla tanımlamıştır. Doğrusu budur. Yani: onlar bizi, biz onları öldürdük...

Yılmaz Öztuna, Türkiye Gazetesi, 21 Nisan 2011

25 Nisan 2011 Pazartesi

Sultan Vahîdeddîn'in Milli Mücadele'ye Yardımı

25 Nisan 2011 tarihli günlük gazetelerde bir İngiliz belgesi hakkında şöyle bir haber okuduk:

Yakın tarihe ışık tutacak bilgilerin yer aldığı ve 90 yıldır İngiltere Devlet Arşivi'nde bulunan Türkiye Raporu orijinal haliyle yayımlandı.

1921'de İstanbul'da bulunan İngiliz Yüksek Komiseri Sir Horace Rumbold'un kaleme aldığı raporda Padişah Vahdettin'in Millî Mücadele'ye açıkça destek verdiği anlatılıyor. İstanbul'daki nazırlardan birinin bu süreçte Millî Mücadele güçlerine silah ve cephane tedarikinde bulunduğu belirtiliyor. Anadolu'ya asker, savaş malzemesi vs. göndermek için İstanbul'da örgütlerin kurulduğuna da dikkat çekiliyor. Ayrıca resmî tarihi sarsıcı şu tespitlere yer veriliyor: "İstanbul hükümeti, Yunanlılarla mücadelede Ankara'dan yana tavır koymuştur..."

Türkiye hakkında ayrıntılı ve çarpıcı bilgiler içeren belgeleri yayımlayan Marmara Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Ali Satan, söz konusu raporların kapsamlı ve soğukkanlı analizler olduğunu belirterek, objektif veriler barındırdığını ve döneme ait bilgilerimizi zenginleştirdiğini dile getiriyor. Raporda resmî tarihi sarsıcı şu ilginç tespitler yer alıyor: "İstanbul hükümeti, Yunanlılarla mücadelede doğal olarak Ankara'dan yana tavır koymuştur... Sadrazam ve Hariciye nazırı, Ankara hükümeti ile doğrudan ilişkilerinin olmadığını söylese de buna inanmak güçtür... İstanbul hükümeti nazırları Ankara'dan bağımsız görünmekle beraber Ankara'nın görüşlerini göz önünde tutuyorlardı." Öte yandan, İngiliz diplomatlar yazdıkları raporda, İtilaf Devletleri'nin Türk-Yunan savaşında tarafsız olduklarını ilan etmelerinden sadece birkaç gün sonra bu karara uymama konusunda anlaştıklarını itiraf ediyor.

Ali Satan, Ankara'nın Milli Mücadele zamanında Müslüman ülkelerden yardım istemesinin İtilaf Devletleri'ni kaygılandırdığının raporlardan anlaşıldığını ve bu durumun raporlara, 'Ankara'nın dış ilişkilerinde panislamist bir etki görülmektedir' diye geçtiğini ifade ediyor. Kitabın, dönem ile ilgilenen herkes için kaynak bir eser olduğuna dikkat çeken Satan, "Raporlarda, azınlıkların durumu, ekonomik ve adlî reformlar, sıhhî hizmetler, gümrükler gibi pek çok konuda bilgiler sunulmakta. Yalnızca siyasî tarih için değil, sosyal tarih ve şehir tarihi araştırmaları için de değerli bir kaynak." diyor.

Dokümanların ortaya koyduğu gerçekler

"Sadrazam ve Harbiye nazırının inkâr etmesini rağmen İstanbul hükümeti, Anadolu direnişini destekliyor, silah ve cephane gönderiyor."

"Ankara'nın dış ilişkilerinde panislamist etki görülmektedir."

"İngiltere Türklerin mukavemetini, direncini görmek istiyor."

"Türkler, Yunanlıların arkasında İngiltere'nin olduğunu bilerek hareket ediyor."


Mehmet Altan'ın yorumu:

Padişah Vahdettin’in Millî Mücadele’ye verdiği desteğin İngiltere Devlet Arşivi belgelerince de doğrulanması, yakın tarihimizin gerçek yüzü ile resmi propagandası arasındaki uçurumu sergilemesi açısından belki de haftanın en çarpıcı haberiydi...

Doksan yıldır İngiltere Devlet Arşivi’nde bulunan 1921’de İstanbul’da bulunan İngiliz Yüksek Komiseri Sir Horace Rumbold’un kaleme aldığı raporda, Padişah Vahdettin’in Millî Mücadele’ye açıkça destek verdiği anlatılıyor, İstanbul’daki nazırlardan birinin bu süreçte Millî Mücadele güçlerine silah ve cephane tedarikinde bulunduğu belirtiliyordu...

Anadolu’ya asker, savaş malzemesi göndermek için İstanbul’da örgütlerin kurulduğuna da dikkat çekiliyordu... Ayrıca resmî tarihi sarsıcı şu tespitlere yer veriliyordu: “İstanbul hükümeti, Yunanlılarla mücadelede Ankara’dan yana tavır koymuştur... Sadrazam ve Hariciye Nazırı, Ankara hükümeti ile doğrudan ilişkilerinin olmadığını söylese de buna inanmak güçtür... İstanbul hükümeti nazırları Ankara’dan bağımsız görünmekle beraber Ankara’nın görüşlerini göz önünde tutuyorlar...”

Resmi tarih ve Kemalist propaganda bize sadece Vahdettin’i hain gibi göstermekle kalmaz, o dönemin süper gücü İngiltere’nin de Kurtuluş Savaşı süresindeki rolünü “yokmuş” varsayar... Ne ki zamana karşı ne yalan, ne de siyasal propaganda başarı kazanabiliyor...
...
Vahdettin’e “hain” damgası vuran Birinci Cumhuriyet propagandasına rağmen Vahdettin’in Mustafa Kemal’e yaptığı yardımlar biliniyordu... Zaten Mustafa Kemal, Vahdettin’in “yaveri” değil miydi? Objektif bir şekilde, resmi propagandanın maktulü olmadan gerçeği araştıranların çoktandır bildiklerini şimdi İngiliz belgeleri de doğruluyor...

Kaynak: Mehmet Altan, 25 Nisan 2011, Star Gazetesi

9 Ocak 2011 Pazar

Halifeler ve Padişahlar Niçin İçkici, Kadın Düşkünü vs. Gösterilir?

Kâdî Ebû Bekr ibn-ül-Arabî rahimehullah (vefatı h.543/m.1149) el-Avâsım mine'l-Kavâsım isimli kitabında "tarihçilerin barut fıçısı gibi ortaya saçtıkları, 'filan halife içki içti, şarkı söyledi, günah işledi ve zina yaptı' gibi sözlerinden" bahsettikten sonra diyor ki:

"İşlenen bu günahlara gelince, günahları işledilerse bile alenî yapmadılar. Halifelerin, bu tür günahları işledikleri nasıl olur da bu türkücülerin ve tarih borazancılarının sözleriyle sabit olur? Zira, bu türkücü ve tarih borazancılarının kasdı, insanların günah işlemesini kolaylaştırmak ve halkın 'halifelerimiz bu tür günahları yapıyorlarsa, bizim yapmamız da yadırganamaz' demelerini sağlamakdır."

Bir sayfa sonra diyor ki:

"Sizlere şunu açıklamak isterim ki, sizler, bir dinar, belki bir dirhemle ilgili olarak aleyhinizde yapılacak şahidliklerde ancak âdil,  şehevî duygu ve hırslarına düşkünlükden beri olan insanların şahidliğini kabul edersiniz. Peki, Selef-i salihinin durumlarıyla ilgili olarak  ve yine çok önceleri yaşayanlar arasında cereyan eden olaylar hakkında, dinde hiç bir rütbesi olmayan kişilerin şahidliklerini nasıl kabul edersiniz? Ya adâleti hiç olmayanların şahidlikleri nasıl kabul edilir?"

el-Avâsım mine'l-Kavâsım, Rağbet Yayınevi, İst. 2009, s. 156.

18 Kasım 2010 Perşembe

Kamalizm

İstihbaratımıza nazaran, Atatürk'ün taşıdığı Kamal adı Arapça bir kelime olmadığı gibi Arapça "Kemal" kelimesinin delalet ettiği manada da değildir. Atatürk'ün muhafaza edilen özadı, Türkçe "ordu ve kale" manası olan Kamal'dır.

İmza: Anadolu Ajansı bülteni, 4 Şubat 1935.

Bütün Avrupa faşizmin cihana getirdiği emniyet ve neşe ile ona doğru atılırken, faşizmin bu suretle sanki pek tehlikeli bir şeymiş gibi görülmesi beni derin düşüncelere sevketti. Faşizm korkulacak bir şey addolunamaz. Bilakis bizim gibi inkılap yapmış ve onu yaşatmaya azmetmiş milletler için faşizmden çıkarılacak düsturlar vardır.

İmza: CHP Dersim milletvekili Feridun Fikri Bey, Yenigün gazetesi, 1923.

Faşizm bir vatan ideali etrafında iktisadi refahı, siyasi ve içtimai ahengi tesis etmeyi düşünür. Biz, faşist milliyetperverliğin dünkü galeyanında hem mazimizi hem istikbalimizi görürüz.

İmza: Hamdullah Suphi Tanrıöver, Türk Yurdu dergisi, 1930.

Rusya'da nasıl komünizm, İtalya'da nasıl faşizm varsa, bizde de Kemalizm olmalıdır.

İmza: Ali Naci Karacan, İnkılap gazetesi, 2 Kanunuevvel 1930.

Kamalizm yalnız yaşamak dinini aşılayan ve bütün prensiplerini ekonomik temeller üzerine kuran bir dindir.

İmza: CHP Edirne milletvekili Şeref Aykut, "Kamalizm-CHP Partisi Programının İzahı" isimli kitap, 1936.

Türk yığınlarının terbiyesi için Moskova'nın yığın terbiyesi metodları, devletçi Türk iktisatçılığı için de faşizmin korporasyon metodları benimsenmelidir.

İmza: Falih Rıfkı Atay, "Faşist Roma, Kemalist Turan" adlı kitabının önsözü, 1931.

Faşist İtalya ile devrimci Türkiye arasındaki dostluk tabiidir.

İmza: Yunus Nadi, Cumhuriyet gazetesi, 22 Mayıs 1932.

Alman başvekili Hitler diyor ki: "Türkiye'de doğan ve parlayan yıldız bize takip edilecek yolu gösterdi. Gazi öyle bir şahsiyettir ki ebediyyen asrımızın en büyük adamlarının en ön safında bulunacaktır. Bu mevki, tarihin ona verdiği bir haktır. Faaliyet gayeleri aynı olan Büyük Türk Milleti ile Alman Milleti arasında sempati çok kuvvetlidir."
 
İmza: Mahmut Soydan, Milliyet gazetesi, 16 Temmuz 1933.

Engin Ardıç, "Kurban kavurması" başlıklı makale, Sabah Gazetesi, 18 Kasım 2010

10 Kasım 2010 Çarşamba

Bir asın bakalım, ne olacak...



Cumhuriyet devrinde ‘Kemalist’ değil, ‘İttihatçı’dır. İzmir Suikasti denilen meş’um hadisesiyle hiç bir ilgisinin olmadığını İsmet Paşa da “Hatıralarım’da anlatır. Fakat bu iğrenç suikast teşebbüsü muhalefet yapabilecek isimlerin ‘temizlenmesi’ için kullanılır. Cavit Bey, korkunç bir haksızlıkla, 26 Ağustos 1926’da idam edildi.

Suçsuzluğundan ve beraat edeceğinden o kadar emindir ki, ancak bir kaç satır yazılmasına izin verilen eşine, çıktığında okumak üzere uzun mektuplar yazmıştır, bu mektuplar, oğlu Şiar’ın önsözüyle Liberte Yayınları tarafından “Zindan’dan Mektuplar” adıyla yayınlanmıştır.

İki yaşındaki oğlu Osman Şiar’a yazdıkları da İletişim yayınları tarafından “Şiar’a Mektuplar” adıyla yayınlandı..

Duygulu, içli, gözyaşlarıyla ve adalet çığlıklarıyla dolu, edebi değeri yüksek mektuplardır.

Cavit Bey’in idamını Takrir-i Sükun döneminin olağanüstü şartlarına bakarak değerlendirmek gerekir. Metin Toker, İsmet Paşayla On Yıl kitabında şöyle yazar:

“İyi bir bilenden işittiğim hikayeyi anlatayım. İzmir suikastinden sonra Maliye Vekili Cavit Bey, Selanikli ve dünyanın sarraflarıyla, mali çevreleriyle ilişkileri sıkı. Bunlar ve Türkiye’deki yakınları bir kampanyaya girişmişler: Cavit Bey idam edilemez, zira Cavit Bey eğer idam edilirse bütün garp alemi, farmasonlar, bankacılar Türkiye’nin aleyhinde cephe alırlar! Propaganda Mustafa Kemal’e kadar aksettirilmiş, Gazi düşünmüş ve şöyle demiş:

“- Bir asın bakalım, ne olacak...”

Taha Akyol, Milliyet Gazetesi, 25 Ekim 2010

Tabutuna haciz konmuştu

Geçen hafta son padişah Sultan Vahideddin’in enkaz üzerine tahta oturduğu ve bu şartlarda Anadolu hareketini başlattığı anlatılmıştı. Padişah, Anadolu’daki mukavemet hareketlerini bir elden sevk ve idare ederek, bunu düşmanlara karşı bir koz olarak ileri sürmeyi ve bu sayede avantajlı bir sulh yapabilmeyi umuyordu.

SULTANAHMED’DE ASACAĞIZ!

Anadolu’da birbiri ardına zafer haberleri geliyordu. Muzaffer Ankara artık başka bir otoritenin altında hareket etmeye niyetli değildi. Malta sürgününden dönen İttihatçılar Anadolu’ya geçerek burada tekrar hâkimiyeti ele geçirmeye başlamıştı. Nihaî zaferin kazanılmasından iki ay sonra Rıza Nur’un saltanatın kaldırılması hakkında Ankara’daki meclise verdiği kanun teklifi reddedildi. Bunun üzerine 1 Kasım 1922 günü Kemal Paşa “Buradakiler bu oldu-bittiyi kabul ederse ne âlâ! Aksi takdirde bu iş yine olacak, ama ihtimal bazı kafalar kesilecektir” meâlindeki tarihî konuşmasını yapınca muhalif mebuslar “Biz hâdiseyi başka açıdan değerlendiriyorduk. Şimdi aydınlandık” dediler. Kanun sadece (1926’da asılan) Lâzistan Mebusu Ziya Hurşid‘in muhalefetiyle kabul edildi.

Padişaha içeriden ve dışarıdan gelen baskılar dayanılmaz bir hâl aldı. Gazetelerde her gün aleyhte ve hakaretâmiz yazılar neşrediliyordu. Kanun-ı Esasî gereğince padişah hükûmet icraatından mes’ul olmadığı hâlde, her kötü işin sebebi olarak görülüyordu. Saraya tehdit mektup ve telgrafları yağıyordu. Nitekim Kırşehir Mebusu Yahya Galip padişaha “İstanbul’a geldiğimizde seni Sultanahmed Meydanında asacağız. Karılarını kızlarını da askerlere vereceğiz” diye telgraf çektiğini yıllar sonra neşredilen hatıralarında itiraf etmiştir. O arada Nureddin Paşa, Ali Kemal Bey’i linç ettirdi; padişaha da böyle yapacağını açıkladı.

Bu esnada Ankara meclisi padişahı vatana hıyânet ile itham eden teklifi kabul etti. Padişah can ve ırzının emniyette olmadığını anladı. Siyasî bir buhrana ve iç savaşa sebep olmak istemedi. Ortalık yatıştıktan sonra tekrar geri dönmek niyetiyle hicrete razı oldu. Sonradan “Yaşamak imkânsız olan yerden hicret, Hazret-i Peygamber’in sünnetidir” diyerek kendisini müdafaa etmiştir. Nihayet saltanatın kaldırılmasından iki hafta kadar sonra, 17 Kasım 1922 Cuma sabahı Malaya adlı İngiliz kruvazörü ile şehri terk etti. O zaman İstanbul işgal altında olup, bunun haricinde bir vasıta ile seyahate çıkmak zaten mümkün olmadığından İngiliz gemisiyle gidişini tenkit etmek yersizdir. Ankara padişahtan kurtulduğuna çok sevindi.

Yanında oğlu ve yakın bendegânıyla Malta’ya çıktıysa da İngilizlerin niyetini anlayarak buradan Mısır ve Hicaz‘a gitti; ama fazla kalamadı. Padişahken yaşadıklarını anlatan iki beyannâme neşretti. Gençliğinde İstanbul’a gelen ve o zamanlar veliahd olan Vahîdeddîn Efendi’den yakın alâka gören İtalya Kralı Vittorio Emanuele vefâ göstererek kendisini İtalya’ya davet etti. Padişah 1923 senesinde San Remo şehrine yerleşti. İçinde düştüğü büyük sıkıntıya rağmen, kendisine bir generalini göndererek, yardımcı olmak ve saraylarından herhangi birini tahsis etmek isteyen Kral’ın teklifini, “Ben bütün Müslümanların ruhanî reisiyim. Peygamber postunda oturuyorum. Bu sıfat, kendi dinimden olmayan bir zâtın teklifini kabulden beni meneder” diyerek kibarca geri çevirmişti.

Padişah memlekete dönmekten artık ümidini kesmişti. Burada acı ve sıkıntı içinde geçen bir sürgün hayatından sonra, 16 Mayıs 1926 günü yatsı namazını müteakip geçirdiği kalp krizinden vefat etti. Cenazesi Şam’a getirilerek Selimiye Câmii hazîresine defnedildi. Vefat haberini, Adana’da bir akşam yemeği sırasında, Roma büyükelçisinin telgrafından öğrenen Reisicumhur Mustafa Kemal’in, “Çok namuslu bir adam öldü. İsteseydi sarayın bütün mücevherlerini götürür ve öyle bir ordu kurup geri dönerdi ki...” demekten kendisini alamadığı söylenir.

YAPARSA O YAPAR!

Sultan Vahîdeddin zeki ve çabuk kavrayışlıydı. Sakin, ciddî ve tedbirli idi. Az konuşurdu. Mütevazı ve iktisatlı bir yaşantısı vardı. Sultan Hamid’in en çok bu kardeşini sevdiği, tahttan indirildikten sonra bir gün: “Vahîdeddin Efendi devleti iyi idare eder. Yaparsa o yapar. Şayet ona da mâni olurlarsa, bizim hâne dağılır, yok olur!” dediği rivayet olunur. Arada Sultan Reşâd olmayıp da, Sultan Hamid’den sonra tahta çıksaydı, belki de İttihatçıların hatalarını önleyecek, felâketlerin önüne geçip, devleti, asrının güçlü devletleri arasına sokacak kudret ve kıymette idi. Babası gibi Nakşî olup, Gümüşhânevi tekkesinden Ömer Ziyâeddin Dağıstanî’nin muhibbiydi. Hatta vefatı üzerine şeyhin bastonunu hatıra olarak almıştır. Eşi az görülebilecek kadar namuslu olduğu, vatanından koparken yanında pek cüz’î şahsî varlığından başka bir şey götürmeyişi, hatta son maaşını da “O ay çalışmadığı” gerekçesiyle hazineye iade edişinden bellidir. Ayrılışının üzerinden henüz 4 yıl geçmeden vefatında esnafa olan borçlarından dolayı tabutu 15 gün haczedilerek cenazesi kaldırılmamış; sağdan soldan toplanan para ile borcu kapatılarak tabut kurtarılmıştır. Yastığı altında parasızlıktan alamadığı ilaç reçeteleri çıktı.

Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci, 10 Kasım 2010

Son Padişah tahtını nasıl kaybetti?

Saltanatın kaldırıldığı tarih 1 Kasım 1922’dir. Böylece 6 küsur asırlık bir devlet maziye gömülüyor, onun mirası üzerinde yeni bir rejim kuruluyordu. Artık bir hükümdar bulunmadığına göre bu rejimin adı cumhuriyet idi. O halde cumhuriyetin ilânı 29 Ekim değil, 1 Kasım demektir. Türk tarihinde bir dönüm noktası olan bu gün tahtını kaybeden hükümdar da tarihin en münakaşalı şahsiyeti hâline gelmiştir.

BİR ENKAZIN ÜZERİNE OTURDU

Sultan Vahîdeddin, Sultan Abdülmecid‘in oğullarının en küçüğüdür. Üç aylıkken annesini ve bir ay sonra da babasını kaybetti. Şehzâde iken, yaveri Mustafa Kemal Paşa ile beraber, Almanya ve Avusturya’ya resmî ziyarette bulundu. İttihatçılara şiddetle muhalifti. Onların memleketi felâkete sürüklediğini görüyordu. Bu sebeple İttihatçı erkânı şehzâdeyi devamlı göz hapsinde tuttular; hatta bir ara ortadan kaldırmaya teşebbüs ettilerse de muvaffak olamadılar. 4 Temmuz 1918’de ağabeyi Sultan Reşad’ın vefatı üzerine tahta çıktı. Osmanlı Devleti’nin son kılıç alayı 31 Ağustos’ta tertiplendi.

Ancak bu sıralarda Cihan Harbi’nin korkunç neticeleri alınmak üzereydi. Suriye cephesinin çökmesi üzerine 30 Ekim 1918’de Mondros Mütârekesi imzalandı. Mağlubiyetin vesikası olan bu mütârekeyi imzalayan Rauf Bey (Orbay) ve diğer delegeler saraya arz-ı tazimat için geldiklerinde, padişah kendilerini kabul etmedi. Memleketi harbe sokan İttihatçı reisleri mütârekeden hemen sonra yurt dışına kaçtılar. Sultan Vahîdeddin’in elinde ancak düşmana teslim olmuş ve milletin sefalet içine düştüğü bir ülkeyi idare etmek kaldı.

PAŞA! DEVLETİ KURTARABİLİRSİN!

8 Şubat 1919 tarihinden itibaren düşman askerleri memleketi işgale başladı. Fiilen işgal altındaki İstanbul’dan vatanın kurtarılamayacağını anlayan padişah, bir kısım yakınlarının “Dünyaya karşı harb edilemez!” sözüne aldırmayarak Anadolu’da teşkilat kurmak üzere bir başkumandan göndermeyi kararlaştırdı. İttihatçı muhalifi üst rütbeli Palabıyık Ziyâ Paşa ve Çerkes Ferid Paşa buna dair teklifi özür dileyerek reddetti. Bir ara kendisi Anadolu’ya geçmeyi düşündüyse de, İngilizlerin, “Eğer Anadolu’ya geçersen İstanbul’u Yunanlılara işgal ettirir, taş üstünde taş bırakmayız” tehdidi üzerine vazgeçti.

İngilizler, mütârekenin tatbikini yerinde teftiş etmek üzere Anadolu’ya bir müfettiş gönderilmesini istediler. Padişah bunu fırsat bilerek, İttihatçılarla arası açılmış bulunan ve kendisine gösterdiği sâdıkâne ve mültefit tavrıyla öne çıkan yaveri Mustafa Kemal Paşa’yı saraya çağırdı. Paşa, İttihatçı aleyhtarlığı sebebiyle İngilizlerin kabul edebileceği nâdir isimlerdendi. Üstelik bu vazifeye uygun üst bir rütbedeydi. Nutuk’ta anlatıldığına göre kendisine, “Paşa, paşa! Şimdiye kadar devlete çok hizmet ettiniz. Asıl şimdi yapacağınız hizmet hepsinden mühim olabilir. Devleti kurtarabilirsiniz” dedikten sonra, 9. Ordu Müfettişi olarak, fevkalâde geniş salâhiyet ve malî imkânlarla Anadolu’ya gönderdi. Vazife yazısını Sadrâzam Ferid Paşa’nın imzaladığı Mustafa Kemal Paşa, 19 Mayıs 1919’da İngiliz işgali altındaki Samsun’a çıktı. Vatanseverlerin tertiplediği kongrelere delege olarak katıldıktan sonra Ankara’ya gelerek burada bir meclis topladı ve geçici bir hükûmet kurdu. Burada İstanbul hükûmetiyle iş birliği içinde çalıştı ve meclisin bütün gayesinin padişahı fiilî esaretten kurtarmak olduğunu her fırsatta deklare etti.

İNGİLTERE’NİN YEGÂNE MAKSADI

Padişah bundan sonra İstanbul’daki işgal kuvvetlerini oyalamak ve Anadolu’daki mücadeleyi gözden uzak tutmak için türlü siyasî gayretler içine girdi. El altından milleti teşvik ederek Anadolu’ya silah, mühimmat ve subay yolladı. Mektepler, mescidler yollama memurluğu hâline geldi. İstanbul câmilerinde zafer müyesser olması için Kur’an-ı kerîm ve mevlidler okutturdu. Bunları görüp sarayı sıkıştıran işgal kuvvetlerine, “Benim haberim yok. Bunları önleyeceğim” diyordu. Hatta onları inandırmak için Kuvvâ-yı İnzibâtiye’yi kurdu. Bu kuvvetlere el altından Anadolu’daki harekete katılma emri verildi. İzzet, Ali Rızâ, Sâlih, Tevfik Paşa gibi Anadolu hareketini açıkça destekleyen sadrâzamlar vazifelendirildi. Zaman zaman İngiliz baskısını tolere edebilmek üzere Damat Ferid Paşa gibi İngiltere’ye yakın bir diplomatı sadrâzam yapmak mecburiyetinde kaldı.

İstanbul’da toplanan Osmanlı Meclis-i Meb’usânı, vatanın her ne şekilde olursa olsun müdafaasına dair meşhur Misak-ı Millî’yi kabul edince, İtilâf Devletleri meclisi dağıttı. Padişah, şahsını korumak için bırakılan 700 kişilik maiyyet-i seniyye kıt’asını Ayasofya etrafında mevzilendirip câmiye çan takmak isteyenlere ateş emrini verdi. 11 Mayıs 1920’de paraf edilen Sevr Muâhedesi’ni bütün baskılara rağmen imzalamadı. Böylece karşı devlet reisleri de imzalamadı ve anlaşma hükümsüz kaldı. Bu arada dünyanın çeşitli beldelerinde yaşayan Müslümanlar, bilhassa Rusya ve Hindistan Müslümanları, halifeye olan hürmetleri sebebiyle Anadolu’daki mücâdele için aralarında külliyetli yardım toplayıp gönderdiler. Fakat İngiltere de halifeliği kaldırarak Müslüman halkın yaşadığı sömürgelerindeki nüfuzunu kırabilmek için padişah aleyhine çalışmaktan geri kalmıyordu.

Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci, 3 Kasım 2010