26 Aralık 2020 Cumartesi

Türkiye'yi Hıristiyan Yapma Projesi

Kazım Karabekir:

"18 Temmuz 1923'te Ankara istasyonundaki binada Teşkilat-ı Esasiyenin tadili müzakeresinde vaziyet tamamıyla aydınlandı. Teşkilat-ı Esasiyede yapılmasını muvafık gördükleri tadillerin ikinci günü müzakeresiymiş. Bana haber verilmemişti. Bugün ben tesadüfen hazır bulundum. M. Kemal Paşa'nın reisliğinde şu zatlar bu işle meşguldü: Dahiliye Vekili Fethi Bey, İktisad Vekili Mahmud Esad Bey, Sağlık Vekili Tevfik Rüştü Bey, Nafia Vekili Fevzi Bey, Maliye Vekili Hasan Bey, Ziraat Vekili Sabri Bey, Matbuat Umum Müdürü Ağaoğlu Ahmed Bey, Mebuslardan Ziya Gökalp, İhsan, Sivas mebusu Rasim Bey vardı. Erzincan mebusu Rafet Bey katiplik yapıyordu. Başvekil Rauf ve Maarif Vekili Safa Beyler, esasen seçim komitesinde dahi bulunmamışlardı.
   
Ben geldiğim sırada Tevfik Rüştü Bey konuşuyordu:

- Ben kanaatimi Millet kürsüsünden dahi haykırırım. Kimseden korkmam. Teşkilat-ı Esasiyemizde dinimiz apaçık yazılmalıdır.

Ben söz aldım ve sordum: 

Teşkilat-ı Esasiyemizde dinimizin İslam olduğu yazılıdır. Tevfik Rüştü Bey, hangi kanaati haykıracaksın? Ve, Teşkilat-ı Esasiyeye hangi dini yazdıracaksın ?. .Hıristiyanlığı mı?

Mahmud Esat Bey söz aldı ve sertçe cevap verdi: 

- Evet, Hıristiyanlığı. Çünkü İslamlık terakkiye manidir. Bu dinle yürünmez. Mahvoluruz. Ve bize de kimse ehemmiyet vermez.

dedi. Ben söz alarak dedim ki: 

- İslâmlığın terakkiye mâni olduğu Avrupalıların uydurmasıdır. Bu meseleyi istediğiniz kadar münakaşa edebiliriz. Fakat münakaşaya tahammülü olmayan bir mesele varsa, din değiştirmek gayretidir. Netice: İslâm kalırsak mahvolmayız. Fakat din değiştirme oyunuyla bizi kolay mahvedebilirler. Hıristiyan Bizans'ı, İslam Türk yıkmış ve yerine geçmiştir. Fransızlar, 1855'te İslam Osmanlı İmparatorluğu ile ittifak yaparak Hıristiyan Rus İmparatorluğuna karşı harb ettiler. İçinden yeni sıyrıldığımız cihan harbinde Almanya, Macaristan ve Bulgaristan devletleri yine İslam-Türkiye [ile] ittifak yaptılar. Ve Hıristiyan İtilaf devletlerine karşı birlikte harb ettiler. Yüzümüze kimse bakmazmış ne demek ?

Fethi Bey söz alarak bana gayet sert, katı cevap verdi:

- Evet Karabekir. Türkler İslamlığı kabul ettiklerinden böyle kaldılar. Ve İslam kaldıkça da bu halde kalmaya mahkumdurlar. Bunun için İslam kalmayacağız.

Ben de aynı sertlikle cevap verdim:

- Fethi Bey, bu yabancı fikri şiddetle reddederim. Geri kalmaklığımıza âmil olan şey bir değildir. Fütuhatçılık, temsil kudreti gösterememek, Avrupa'nın ilim ve irfan cephesiyle temassızlık, idarede istibdat gibi mühim sebepler vardır. Aynı yanlışlıkları yapan Hıristiyan devletlerin de yıkılıp gittiklerini bilmez değilsiniz. Bir zelzelenin hakiki sebeplerini araştırmayıp onu gülünç bir sebebe bağlamak kadar bu "İslamlık terakkiye manidir" fikrini garip bulurum. Bu yabancı ve tehlikeli fikrin aramızda da ilmi münakaşaya tahammül edemeyecek kadar taraftar bulmasından çok müteessir oldum. Fakat ben iddia ediyorum ki Türk Milleti ne Hıristiyan olur, ne de dinsiz kalır. Hakikat budur. Bir milletin asırlardan beri en mukaddes duygularını bir hamlede atabileceğine inanışınız hayaldir. Böyle bir harekete cüret, memlekette kanlı bir istibdat ile başlar ve İstiklal Harbinin birliğini de birbirine katar. Nasıl biteceğini de söyleyebilirim. Düşmanlarından kanı pahasına istiklalini kurtaran Türk Milleti, hürriyetini kendi evlatlarına boğdurtmayacak, buna cüret edenlerin de hakkından gelecektir Fethi Bey."

Mustafa Kemal Paşa'ya hitaben şöyle devam ettim:

-Paşam, maddî cephemiz zaten zayıftır, güvenebileceğimiz manevî cephemizi de düşmanlarımızın yaldızlı propagandasına kurban edersek, dayanabileceğimiz ne kalır? Bizi silah kuvvetiyle parçalayamayan düşmanlarımız, görüyorum ki, bizi fikir kuvvetiyle mahvedecekler. Buna müsaade edecek misiniz? Siz ki millete karşı, bizi bu hale getiren belânın istibdat olduğunu, zaferden sonra milletin tamamıyla iradesine sahip olarak yürüyeceğini millet kürsüsünden dahi defalarca haykırdınız. Millet Meclisini tekbirler, salatlar arasında açtınız. İslâmlığın en yüksek bir din olduğunu hutbelerle ilân ettiniz. Hepimiz aynı iman ve kanaatle aynı yolda yürüdük. Şimdi ne yüzle ve ne hakla bir kanlı maceraya atılacağız?” dedim.

Mustafa Kemâl Paşa sözümü burada keserek dedi ki:

“Müzakereler çok hararetlendi, burada kesiyorum”…

Mehazlar:

(1) Yeni İstanbul Gazetesi, 13-14-15-16 Kasım 1970.
(2) Türk Edebiyatı, Mart 1988.

Notlar: 

Bu yazıyı 9 Eylül 1991 tarihinde (sadece ASCII karakterlerini kullanarak) bir "usenet" grubuna göndermiştim. Bu yazının bazı parçalarını yıllar sonra bazı web sitelerinde biraz değiştirilmiş ve kısaltılmış olarak gördüm. Ancak bu mehazlardan bahsetmiyorlar. İlaveten "Yeni Nesil Yakın Tarih Ansiklopedisi" ve "Yalan Söyleyen Tarih Utansın" isimli eserlere bakmakta fayda olabilir.

1991'de şu bilgileri aktarmışım: "Karabekir Pasa'nin soyledigi tarihte Sabri Bey henuz ziraat Vekili olmamisti (1925'te o makama getirilecekti). Fevzi Bey ise o tarihte Nafia Vekili degildi, daha evvel Nafia Vekilligi yapmisti. Tevfik Rustu Aras ise 1925'ten sonra Hariciye Vekilligine getirildi. Hatiralar seneler sonra kaleme alindigi icin, sifat ve unvanlarin karistirildigi anlasiliyor."

İlave: Prof. Dr. Metin Hülagü 26.12.2020 tarihinde şu ilginç belgeyi ve açıklamayı Twitter hesabından paylaştı:

Dinde reformu öneren maddelerin beşincisi: İslam inanç ilkelerinin sadece modern devlete ve halka katkısı olan prensiplerinin korunması ve Batı medeniyetinin bugünkü canlılığı ve başarısının üzerine kurulmuş gibi göründüğü Hristiyan inancının kabulü.



20 Eylül 2016 Salı

31 Mart 1909 ayaklanması

Bir iktibas:

"En büyük islâm devleti olan Osmânlılara karşı son ihtilâli ingilizler hâzırladı. Merkezi Selânikde bulunan üçüncü ordunun bazı genç subayları, ingiliz câsûsları tarafından bol para ve makâm vaadleri ile aldatıldı. 7 temmuzda Şemsî pâşa, tegmen Âtıf tarafından vuruldu. Masonların ve yehûdîlerin idâre etdiği çapulcu ordusu, ingiliz ve fransız silâhları ile, İstanbula yürüdü. 23 temmuz 1908 de ikinci meşrûtiyyet i’lân edildi. Devletin idâresi câhillerin eline geçdi. Ehliyyetli kimseler zındanlara atıldı. Çoğu idâm edildi. 1915 ocak ayında Enver pâşa, rus hudûduna asker gönderilmesi için emr verdi. Tecrübeli subaylar, yollarda kar var, martdan sonra gönderelim dediler. Hayır, ben emr ediyorum, şimdi gidilecek dedi, bu subayları cezalandırdı. 86.000 asker Sarıkamışda donarak öldü. Her tarafda verilen, böyle ahmakca emrler ve idâmlar, milleti bıkdırdı. Pâşalar bu hâli anlayınca, canlarını kurtarmak için Avrupaya kaçdılar. Talât pâşa Berlinde, Enver pâşa 1922 de Rusyada, Cemâl pâşa Tiflisde öldürüldü. Enver pâşanın kemikleri 1996 da İstanbula nakl edildi."

Meşhur Dr. Rıza Nur da Sultan Abdülhamid'e karşı çıkanlardan; hatta hatıralarında Sultan Abdülhamid aleyhine yer yer ağır ifadeler var. Buna rağmen Cumhuriyet dönemini anlatırken şunları yazmaktan kendini alamamış:

"Hürriyet imha edildi. Yeni bir zulüm ve istibdad dönemi başladı. Bu zulüm ve istibdad Abdülhamid'inkinden de İttihadçılarınkinden de dehşetli oldu. Zavallı Hamid kaç kişiyi asmıştı. Hiç...Hele hiç hırsızlık etmedi, hiç fuhuş yapmadı, hiç israfta bulunmadı. Bilakis memlekette bunların önüne geçmeye çalıştı idi. Bu devre bakınca insan Abdülhamid aleyhine kıyam ettiğine utanıyor." (c.4, s.1503)

"İttihadçıların halini görünce Abdülhamid aleyhine çalıştığıma utanmış, ne büyük günah işlemişim demiştim. Bunu görünce Abdülhamid'e de İttihadçılara da rahmet okuyor, aleyhlerine çalışmakla ettiğim günahların affını Allah'dan diliyorum." (c.4, s.1513)

Bkz. Dr. Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım, Altındağ Yayınevi, İstanbul, 1967.






























Tarihçi Yılmaz Öztuna 23 Mayıs 2006 tarihli makalesinde diyor ki:

"31 Mart 1909 ayaklanması, BIS (British Intelligence Servis) tarafından tertiplenmiş, imparatorluk politikasında henüz çok toy olan İttihatçılar’a icra ettirilmiş, iğrenç bir eylemdir. Hedef, Sultan Abdülhamîd’i tahttan indirmekti. Maksat hâsıl oldu."

Sultan Abdülhamid'in Ruhaniyetinden İstimdad

Bundan 10 sene kadar evvel, bir forumda şunları yazmıştım:

Rıza Tevfik, Sultan Abdülhamid'e karşı çıkan kişilerden biriymiş; hatta, kendi ifadesiyle, 31 Mart komplosunu tertipleyenlerden biri. Seneler sonra Sultan Abdülhamid'den "özür dileyen" bir şiir yazmış. 

Necip Fazıl Kısakürek bu şiiri 1947'de Büyük Doğu’da yayınladığı için bir süre hapis yatmış.

 











7 Haziran 1947 Akşam Gazetesi (Kaynak: Mustafa Armağan)

Rıza Tevfik’in hastane yatağında şunları söylediği naklediliyor:

"Ben bu şiiri Türk milletine hakaret kasdıyla değil, tamamıyle aksi olarak, Türk milletini ölüme götüren bir zümreyi teşhir ve Abdülhamid Han'a edilen iftiraları tesbit gayesiyle yazdım. 31 Mart vakasını tertiplediği isnadı altında tahtından alaşağı edilen büyük hükümdar, bu isnadla, sade iftiraların değil, tertiplerin de en hainine hedef tutulmuştur. 31 Mart'ı tertipleyen İttihatçılar ve bu işe memur edilenler arasında bizzat ben varım. 31 Mart'ı kışkırtma ve körükleme işini Selim Sırrı ile Rıza Tevfik idare etti. Hasta yatağımdan söylediğim bu sözlere tarih kulak kabartsın."

Bkz. Ahmet Kabaklı, Temellerin Duruşması, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, 15. Baskı (1992); s.140.


 




















Şair: Rıza Tevfik

10 Nisan 2016 Pazar

Ermenistan toprakları Türkler’in yurduydu

Bugünkü Ermenistan toprakları bir zamanlar Türkler’in çoğunlukla yaşadığı ve Türk hanlıklarının yönettiği bir bölgeydi. Rusya’nın 19. yüzyılda Türk hanlıklarını işgali ve bölgenin nüfusunu değiştirmesiyle Ermenistan kuruldu.

Timur İmparatorluğu'nun büyük hükümdarı Timur'un 14. yüzyılın sonlarında Revan'a (Bugünkü Ermenistan'ın başkenti Erivan) hakim olmasından sonra bölgeye Orta Asya'dan Emir Sa'd idaresinde Sa'dlular başta olmak üzere birçok Türk aşireti geldi. Bölgenin ismi de Sa'dçukuru oldu. Timur'dan sonra da bölgede Türk hakimiyeti devam etti. Karakoyunlular ve Akkoyunlular'dan sonra Safeviler bölgeye hakim oldu. Bugün Ermenistan diye anılan yerin bir zamanlar Türk yurdu olduğu ve bölgenin Ruslar tarafından nasıl Ermenistan'a dönüştürüldüğünü Mustafa Aydın'ın İslam Ansiklopedisi'ndeki "Revan Hanlığı" maddesinden ve yakında Okan Yeşilot'un editörlüğünde Yeditepe Yayınları arasında çıkacak "Ermenistan Türkleri" isimli eserden öğreniyoruz. (...)

NÜFUS YAPISI DEĞİŞTİRİLDİ

Ermeni vilayeti kurulduğunda Müslümanlar çoğunluktu. Ruslar kademe kademe bölgedeki Türk nüfusu azaltıp, Ermeni nüfusunu artırdı. 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Osmanlı topraklarından ve İran'dan on binlerce Ermenin bölgeye göç ettirilerek, nüfus dengesi değiştirilmeye başlandı. Şehirdeki camiler ya kilise ya da depo yapıldı. Birinci Dünya Savaşı ve sonrasında Rus Çarlığı'nın Ermeniler'i yine bölgeye göç ettirmesi, bölgedeki Müslümanlar'ı da Türkiye'ye göç etmek zorunda bırakması Revan ve civarının Ermenistan'a dönüşmesindeki son adımdı. Ermeni vilayeti kurulduğunda bölge nüfusunun yüzde 74'ünü Müslümanlar oluşturuyordu. Bölgedeki Ermeni nüfusu Ermeni vilayeti kurulduğunda yüzde 21 iken 1916'da yüzde 58'e ulaşacaktı. Aynı durum bölgenin merkezi Revan'da da gerçekleşti. 1908'de Revan'ın yüzde 59'u Türk iken, 1917'de bu rakam yüzde 45'e düştü. 1932'de ise yüzde 6'ya kadar inecekti.

1917'de Çarlık Rusyası'nın yıkılmasından sonra Ermenistan kuruldu. Bu dönemde Kafkaslar'da ilerleyen Osmanlı ordusu Revan'ı aldı. Ancak bu dönemdeki şartlar yüzünden şehir Ermenistan'a geri verildi. Gümrü Antlaşması Türkiye-Ermenistan sınırları belirlendi. Sovyetler Birliği döneminde Ermenistan'da Türkçe yer isimleri değiştirilerek Türkler'e ait izler silindi.

Erhan Afyoncu, 10 Nisan 2016, Pazar

20 Temmuz 2015 Pazartesi

Türkçe "ezan" zorlaması hakkında

1938 yılının Ramazan ayı Ekim/Kasım aylarına denk gelmişti. Mevsimsel olarak bizden şanslıydılar ama herhalde siyasal olarak şanslı olmayı tercih ederlerdi…

Ramazan Bayramı’ndan iki hafta sonra yeni Cumhurbaşkanı ve Milli Şef İsmet İnönü çıktığı yurt gezisinde Çankırı’nın Çerkeş ilçesine gitti. Yoğun tezahüratlarla karşılandı. Çerkeş’in genç Kaymakam’ıyla ilçenin sorunları hakkında sohbet etti. Cumhuriyet gazetesinden okuyalım:

''İnönü: Asayiş nasıldır?

Kaymakam: Çok iyi. Hırsızlık da yok. En çok kadın ve kız kaçırma vakası var. Burada arazi az olduğu için kavgalar sık olur.

Reisicumhur kaymakamdan geçenlerdeki ezan vak’ası etrafında izahat istedi. Kaymakam dedi ki:

-Bir köylü Ramazan’ı geçirmek üzere buraya gelmişti. Bayram Namazı kıldırmak üzere imam lazım olmuş, kendisine teklif etmişler. Namaz esnasında şaşkınlıkla tekbir getirmiş. Cemaat buna katiyyen eşlik etmemiştir.

İnönü: Demek bir yanlışlık ve şaşkınlık eseridir. Ağır konuşacaktım. Canım çok sıkılmıştı. Demek ki bir kasıd yok.

Kaymakam: Hayır… Tahkikat yaptım. Hoca birdenbire şaşırmış, dili dolaşmıştır. Halk Arapça tekbire iştirak etmediği gibi fena halde hiddetlenmiş, canı sıkılmıştır...”

1932 yılının Ramazan ayında başlayan Türkçe ezan, Kur'an, kamet uygulaması, 30 Ocak 1932’de Fatih Camii’nde okunan Türkçe İkindi Ezanı ve 3 Şubat 1932’de Ayasofya Camii’nde elçiliklerden temsilcilerinde de balkondan izlediği Türkçe ''Kadir Gecesi ayini''yle görücüye çıkarıldı.

Aynı yıl Diyanet İşleri Başkanı’nın yayınladığı 636 sayılı fetva-genelgeyle Arapça ezan ve kamet tümüyle yasaklandı.

Yasağa karşı en büyük tepki 1933 yılı Ramazan ayının ilk Cuma namazının kılındığı Bursa Ulu Cami’den geldi. Türkçe ezan okumamak için yerine gitmeyen müezzinin yerine cemaatten Topal Halil Arapça ezan okumaya başladı. Kazanlı Tatar İbrahim de Arapça kamet getirdi. O sırada camide olan bir sivil polis onlara müdahale edince olaylar çıktı.

Cemaat “Türkçe ezan istemiyoruz” diyerek Evkaf Müdürlüğü’ne yürüdü. Olaylar güçlükle bastırıldı. Tutuklananlar oldu, müftü görevden alındı, caminin hatibi tutuklandı. Olayı 2 gün sonra İzmir’de öğrenen Atatürk çok sinirlendi. Hasan Rıza Soyak’ın ifadesiyle “Bunu duyunca Atatürk beyninden vurulmuşa döndü”. “Bursa’ya baskın yapacağız” diyerek birkaç saat sonra trenle yola koyuldu. Antalya’dan acilen yola çıkan Başvekil İsmet İnönü ile Afyon’da buluştular. Bursa’da ilgililerle konuşan Atatürk’ün hâlâ tartışmalı olan meşhur Bursa Nutku’nu burada söyleyip söylemediği meçhul ama Anadolu Ajansı’na “Bursa’ya geldim. Hadise aslında önemi haiz değildir. Herhalde cahil mürteciler cumhuriyet adliyesinin pençesinden kurtulamayacaklardır” dediği kesin.

Daha sonra yüzlerce insanın uzun yıllar gerçekten de o pençeden kurtulamadığı da…

Emniyet Müdürü Ali Dikici’nin Emniyet kayıtlarında yaptığı araştırmalara göre yine 1933 yılında Bursa’dan sonra 5 Şubat günü bu kez İzmir Kahramanlar Mahallesi’ndeki camide Arapça ezan okuyan Ömer Efendi, yine aynı camide Arapça ezan okuduğu görülen Mustafa Avni Efendi tutuklandılar.

Trabzon Çarşı Meydanı ve Ortahisar camilerinin müezzinleri Hamdi, Musa ve Halil Efendiler tutuklanıp, daha pek çok Arapça ezan tutuklusu gibi yargılanmak için Çorum’a gönderildiler

Türkçe ezana karşı vaaz verdiği iddiasıyla tutuklanan İzmir Hisar Camii hocalarından Tunuslu Habip Hoca da Çorum’a sevk edilip yargılananlardan biri. Aldığı bir yıl ağır hapis cezası, yaşı yüzünden altıda bire düşürüldü, 11 ayda polis gözetiminde yaşamaya mecbur tutuldu.

28 Şubat 1933 günü Orhangazi Hamzalı Köyü’nde Kaymakam’ın Arapça ezan okunduğunu tespit edip mahkemeye sevk ettirdiği imam ve ihtiyar heyeti kendini “o gün hava muhalefeti sebebiyle okunan Türkçe ezanın Arapça anlaşıldığını söyleyerek” savundu.

7 Mart 1933’de bu kez İstanbul Teşvikiye Camii’nde sabah namazında minareye çıkıp Arapça ezan okuduğu için tutuklanan Deli Ziya’nın sarhoş olduğu tespit edildi.

Aynı yıl Çorum’da bayram namazından sonra Arapça ezan okuyan bir vatandaş yargılanmış, kendisi beraat etmiş ama yanındaki arkadaşları birer sene ağır hapis cezasına çarptırılmışlardı.

1935 yılında Siirt’te Nakşibendi Şeyhi Halid, 1936 yılında oğlu Abdülküddüs’le bölgede Arapça Ezan eylemleri yapmaktan yargılandılar. 1936 yılında Nakşibendi şeyhi Kayserili Ahmet Kalaycı önderliğinde yine Arapça ezan nedeniyle başlayan Çorum ve İskilip olayları yaşandı.

1938’de Isparta’da Uzun oğlu Ahmet Usta’nın evinde okutulan mevlit sırasında Arapça tekbir alan Hilmi Alaattin Adliye’ye sevk edildi.

15 Şubat 1938’de Bayburt’ta Ulucami müezzini hasta olduğu için sabah namazında Türkçe Arapça karışık kamet getiren cemaatten Şükrü Yıldız savcılığa şikayet edildi.

Yine 1938’de Konya’da Kurban Bayramı namazında iki kişi imamın duasından sonra Arapça tekbir getirdiği için Adliye’ye sevk edilmiş ama cezaya çarptırılmamıştı.

24 Şubat 1938 günü Erzurum Hınıs’ta Ramazan ayı boyunca camide imamlık yapmış olan Molla Ahmed Arapça sala okuyup, kaçmış, polis tarafından bu yüzden aranmıştı.

18 Nisan 1938 günü Isparta’da Arapça tekbir almaktan yargılanan memur Hilmi Aydın 3 lira para cezasına çarptırıldı.

1939’da Silivri’ye bağlı Seymen Köyü’nde Arapça kamet getiren ziraat memuru Behçet bir gün hapis cezasına çarptırıldı.

1939’da Karamürsel’in Ayazma Köyü’nde Boşnak asıllı Bekir Duran, camide Arapça ezan okumaktan Adliye’ye sevk edilmiş, cezai ehliyeti olmadığı tespit edilince bırakılmış ama tekrar Arapça ezan okuyunca 9 Ocak 1939 günü Bakırköy Hastanesi’ne gönderilmişti.

Yine Yusufeli’de Arapça ezan okuduğu için gözaltına alınan Hüseyin adlı bir kişi “şuur bulanıklığı” doktor raporuyla tutuklanmaktan kurtulmuştu.

Arapça ezan okuduğu için gözaltına alınıp bırakılan akıl hastaları ve çocuklarla ilgili polis kayıtlarındaki örnekler aslında yasağın delinmesi için bulunmuş bir yönteme işaret etmekteydi.

1940 yılında Yozgat Boğazlıyan’daki Büyük Cami’de kılınan Bayram Namazı’nda Arapça tekbir getiren Ali Gence gözaltına alınmış, ama kastı olmayıp yanlışlıkla yaptığı anlaşılınca hakkında işlem yapılmamıştı.

Yıldıray Oğur, Türkiye Gazetesi, 19.7.2015

13 Aralık 2014 Cumartesi

Türkiye'de Dinde Reform Teşebbüsleri

Ahmet Kabaklı, Temellerin Duruşması, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, İstanbul, 15. Baskı: 1992.




1 Aralık 2014 Pazartesi

Deliler Sarhoşlardan Korkarlar!

15 Haziran 1974 tarihli Cumhuriyet Gazetesi:

Seminerin önceki günkü oturumunda söz alan Hacettepe Üniversitesi Tarih Profesörü Ercüment Kuran, aile planlamasının gereksizliğini savunmuş, Atatürk ve Mussolini ile ilgili kıyaslama yaparken, 1935 yıllarında Mussolini'nin genişleme politikası güttüğünü, Türkiye'nin topraklarına göz diktiğini duyan Atatürk'ün (MUSSOLİNİ DELİ, AMA BEN SARHOŞUM. DELİLER SARHOŞLARDAN KORKARLAR) dediğini iddia etmiştir. Ancak, sözleri seminere katılan yabancılara çevirmeyen çevirmen, (Atatürk ve Mussolini arasında bir benzetme ve espri yapıldı. Çevirmeyi gereksiz buluyorum.) diyerek konuyu kapatmıştır.

http://www.cumhuriyetarsivi.com/katalog/192/sayfa/1974/6/15/7.xhtml









20 Kasım 2014 Perşembe

Kabir Taşlarından Halk Evleri Yaptılar

Farklı ortamlarda ifade edilen Kültür kıyımına gelince ciltlere sığmaz ama sütunumuzun hacmi ölçeğinde örnekleyelim.

İshak Sunguroğlu (1888-1977) uzun yıllar ayrı kaldığı Harput’a dönüşünde karşılaştığı anılarının arasında şunları anlatıyor:

"Cuma namazını Sara Hatun Camiinde kıldıktan sonra ziyaret için Meteris Kabristanına çıktık. Bizim mezarlığı arıyorum bulamıyorum. Meğerse bu mütevazı ve oldukça mamur olan mezarlıkta taş bırakılmamış ve mezar denilen bir şey de kalmamış. Dümdüz bir dağ, afalladım kaldım. Haydi, mezarlıklar yıkıldı ve zamanla da düzeldi, ya taşları nerede diye düşünürken hatırladım ki,1933–1934 yıllarında Elazığ’da Halk Evi yapılırken bir valinin emriyle bu mezar taşları kamyonlarla Elazığ’a taşınmış ve bu inşaatta kullanılmıştı. Bu ne biçim insanlık? Bir taraf imar edilirken öbür tarafta mukaddesat diye hürmet ettiğimiz mezarlıklar sökülüp tahrip edilmişti." (Harput Yollarında/Cilt.1-6-7)

O yıllarda doğu batı ayırmaksızın her köşede yapılan mezarlık, mescit, cami kıyımının dikkat çekici bir örneğini de 1996 yılında merhum Hasip Yılanlıoğu anlatmıştı:

“Kastamonu’da 73 camiden 57’si tasfiyeye tabi tutulup kapatıldı. 16 cami ve mescit açık kaldı. Tasfiyeye tabi tutulanlardan 32’sini satışa çıkardılar. Bazılarını satın alan oldu, bazılarına da talipli çıkmadı onları da yıktılar. Devrekâni’de minareleri yıkmak için kullanılmış hayvan yularlarını toplayıp urgan yaptılar. Bunlarla minareleri cayır cayır yıktılar. Küpciyez Mescidi’nin tuğladan yapılan minaresi kısa ve topluydu. Burayı parti ocak binası yapacaklardı önce satın aldılar. Baktılar minareli parti binası olmaz, ocak başkanı bu defa minareyi yıkmak için ücret karşılığı adam aradı. Halk sıkıntı içinde olmasına rağmen kimse işi almadı. Adam bulamayınca ocak başkanı mecbur kaldı, kazma ile günlerce uğraşarak kendi yıktı. Hiç unutmam minare yıkılıp, içini de değiştirdikten sonra açılış yaptılar. Bir muallim yaptığı konuşmada 'Burası Hak Evinden, Halk Evine döndü' demişti."

Hikmet Köksal, Türkiye Gazetesi, 16 Kasım 2014

11 Kasım 2014 Salı

M. Kemal'in Din Hakkındaki Görüşleri

Can Dündar'ın bir makalesinden:

Din meselesine gelince...

İlk Meclis'in dualarla açıldığı ve cumhuriyete oy veren milletvekilleri arasında 100 kadar din adamı olduğu doğru... Ancak böyledir diye cumhuriyetin kökeninde ve Atatürk'ün düşünce evreninde din motifleri aramak nafile uğraş.

Afet İnan cumhuriyetin ilanından 6 yıl sonra Yurt Bilgisi dersleri vermeye başlamıştı. Okutacağı kitabı Kemal Paşa'ya gösterdi. Gazi beğenmedi. Yeni bir Medeni Bilgiler kitabı yazdırdı.

Kitap, 1931'de Afet İnan imzasıyla çıktı; ortaokul ve liselerde okutuldu. İşte Kemal Paşa'nın el yazısıyla kaleme aldığı o notların "Millet" bölümünden satırlar:

***

"Türkler Arapların dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi. Arapların dinini kabul ettikten sonra bu din Arapların (..) Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine hiçbir tesir etmedi. Bilakis Türk milletinin milli rabıtalarını gevşetti; milli hislerini, milli heyecanını uyuşturdu. (..)

"Türk milleti birçok asırlar, (..) bir kelimesinin manasını bilmediği halde Kur'an'ı ezberlemekten beyni sulanmış hafızlara döndü. (..)

"Türk milletini Allah için, Peygamber için topraklarını, menfaatlerini, benliğini unutturacak, Allah'la mütevekkil kılacak derin bir gaflet ve yorgunluk beşiğinde uyuttular. (..)

"... din hissi, dünyanın acısı duyulan tokadıyla derhal Türk milletinin vicdanındaki çadırını yıktı, davetlileri, Türk düşmanları olan Arap çöllerine gitti. (..) Artık Türk, cenneti değil, (..) son Türk ellerinin müdafaa ve muhafazasını düşünüyordu. İşte dinin, din hissinin Türk milletinde bıraktığı hatıra..."

***
Yeterince açık değil mi?

Nasıl oluyor da din konusundaki görüşleri bu kadar net olan bir lider hâlâ yanlış yorumlanıyor?


Yukarıdaki satırların çoğu, Türk Tarih Kurumu tarafından 1969 ve 1988'de basılan "Medeni Bilgiler ve Mustafa Kemal Atatürk'ün El Yazıları" kitabında yer almıyor da ondan...

İnanması zor; ama kendi kurduğu kurum, Atatürk'ün notlarını sansür ederek yayımladı.

"Medeni Bilgiler"i geçenlerde yeniden basan Örgün Yayınevi, Türk Tarih Kurumu'ndan bir özürle yeni baskı beklediklerini yazmış.

Atatürk'ün okullarda okutulsun diye kaleme aldığı kitabının bile sansür edildiği bir ülkede yaşıyoruz.
Düşünce özgürlüğü mü dediniz?

Can Dündar, 30 Ekim 2006, Milliyet

14 Ekim 2014 Salı

M. Âkif’in Sultan Abdülhamid’e husûmeti nereden geliyor?

Epey oluyor, bir gazete, Âkif’in Safahat’ını promosyon vermiş. Önsözünde de adeta bir mukaddes kitap gibi ballandıra ballandıra övmüş. Yeri geldikçe de, “bu mısralarda kast edilen Sultan Hamid’dir” diye de not düşülmüş. Güler misin ağlar mısın dedim içimden. Mehmet Âkif Ersoy (1873-1936), İslâmcı vasfına rağmen, Sultan Hamid ile yıldızı hiç barışmamış bir şairdir. Her ikisini de, delicesine sevenlere rastladıkça, iki zıt şey nasıl bir araya gelir, diye düşünüyor insan.

“İnkılâb istiyorum ben de!”

Arnavut müderris İpekli Tahir Efendi’nin oğlu olarak Fatih’te doğdu. Adını Ragîf koymuşlardı; ama Âkif kolay geldi; ismi öyle kaldı. Sultan Hamid’in yaptırdığı baytar mektebinde okudu. Memuriyete girdi. Cami derslerinden biraz dinî kültür elde etti. Edirne’de hükümet baytarı iken tanıyıp sevdiği Alliance Mektebi muallimi Talat Paşa vesilesiyle İttihatçılara karıştı. Ölene kadar da öyle kaldı. Ateşli nutukları ve şiirleri ile davalarını destekledi. Teşkilat-ı Mahsusa (istihbarat) ajanı olarak çalıştı; bu uğurda diyar diyar gezdi. Halifenin tahttan indirilmesinde rol oynayarak, İslâm dünyasında bugün bile sönmeyen yangını ateşleyenler arasında yer aldı. 1913’den sonra Ziya Gökalp’in Türkçülük fikri yörüngesine giren arkadaşlarını tenkit edince, bu sefer onların gazabına uğradı; işinden oldu ve mecmuası da kapatıldı. Hempâları, imparatorluk gemisini batırdıktan sonra, Anadolu’ya geçerek Yeni-İttihatçı hareketin içinde yer aldı. Burdur mebusu oldu. Taceddin Tekkesi şeyhi, evini kendisine tahsis etti. Burada Sebilürreşad’ı çıkarttı. Bir yandan İstanbul’u ağır dille zemmederken; öte yandan Ankara’yı destekleyen vaazlar verdi; destanlar yazdı. Bunlardan biri, dostu Hamdullah Suphi sayesinde millî marş kabul edildi. Sultan Hamid’e kükreyen şair, saltanatın ve hilâfetin kaldırılmasına sesini çıkarmadı.

İslâm dünyasında modernizmin lideri ve İngiliz siyasetinin destekçisi Cemâleddin Efgânî ve talebesi Mısır Müftüsü Abduh ile tanışması, Âkif’in hayatını değiştirmiştir. Bu iki mason biradere medhiyeler yazmıştır: “Çıkarıp gönderelim hâsılı şeyhim yer yer/Oradan âlem-i İslâma Cemaleddinler”. Âsım adlı şiirinde de şöyle der:  “Mısır’ın en muhteşem üstadı Muhammed Abduh/Konuşurken neye dairse Cemâleddinle/Der ki Tilmizine Afganlı; Muhammed dinle/İnkılâb istiyorum hem çabucak/Öne bizler düşüp İslâm’ı da kaldırmazsak/Nazariye ile bir şeyler olur zannetme/O berâhini de artık yetişir dinletme/İnkılâb istiyorum ben de, fakat Abduh gibi”. Merhum Ahmed Davudoğlu, “Berâhini (burhanları, âyetleri) dinlemek istememek, doğrudan kelâm ilmine ve teselsülün butlanına [yaratılışın başı bulunduğuna, yani Allah’ın kadîm, başka her şeyin yaratılmış olduğuna] itirazdır ki, maazallah dine dokunur” der.

Efgânî ve Abduh’un, Sultan Hamid’in gelenekçi siyasetine şuurlu düşmanlığı, kendisine de sirâyet etti. Londra’nın, sömürgeciliğin en parlak olduğu o zamanki dış politikası, Sultan Hamid’i ve onun otoriter halifelik siyasetini bertaraf etmek üzerine kuruluydu. O gitmedikçe, İslâm dünyasında modernizmin yerleşemeyeceğini iyi biliyordu. Yerli gafiller sayesinde, bu emeline kavuştu. Böylece Âkif’in de, emsalleri gibi, hiç sevmez göründüğü İngilizlere büyük hizmeti geçti; İstanbul’un işgalinde tutuklanmayıp, Ankara’ya gidişine göz yumulması da, muhtemelen yeni ufuklara yelken açması içindi. İttihatçılar, Sultan Hamid’in “istibdadına”; hakikatte ise, onun sahip çıktığı Ehl-i sünnet vurgulu dindar hayata karşıydı. Hürriyetten kast ettikleri, dinî geleneklerden âzâde, alabildiğine serbest bir hayattı. Âkif dindardı; ama fikriyat itibarıyla modernistti. Sultan Hamid’e düşmanlığı bundan ileri gelir; siyasî sebeplerden değil. Dolayısıyla, pişmanlık mevzubahis olmamıştır; olması da beklenmez.

Sultan Hamid’i sık sık edebli! tabirlerle anar: “Ortalık şöyle fenâ, böyle müzebzeb [karışık] işler/Ah o Yıldız’daki baykuş ölüvermezse eğer”; “Çoktan beridir vardı benim bir derdim/Gideyim zâlimi îkaz edeyim isterdim/Kafes ardında hanımlar gibi saklıydı Hamid/Âl-i Osman’dan bu korkaklık edilmezdi ümid”; “Ah efendim o ne hayvan, o nasıl merkepti!”; “Ah efendim o herif yok mu, kızıl kâfirdi”; “Yıkıldın gittin amma ey mülevves devr-i istibdad/Bıraktın milletin kalbine çıkmaz bir mülevves yâd/Düşürdün milletin en kahraman evlâdını ye’se/Ne mel’unsun ki rahmetler okuttun ruh-i İblis’e”; “Gölgesinden bile korkup bağıran bir ödlek/Otuz üç yıl bizi korkuttu şerîat diyerek”.

Midesi bulanıyormuş

“Kardeşim” dediği Mithat Cemal (Kuntay) anlatıyor:  Âkif, üç padişahtan Reşad’a kızıyor, Hamid’den iğreniyor, Vahdettin’e hem kızıyor, hem iğreniyordu… Eşref’in “Besmele gûş eyleyen şeytan gibi/Korkuyorsun höt dese bir ecnebi/Padişahım öyle alçaksın ki sen/İzzet-i nefsin Arab İzzet gibi” kıtasına bayılırdı. Abdülhamid’den yalnız mânen değil, maddeten de iğreniyordu. 1908 Meşrutiyeti’nde Meclis-i Meb’usan’ın açılacağı gündü. Âkif’le Büyük Reşid Paşa türbesinin önünden geçiyorduk. Halk koşmaya başladı. İzdihamın koşması sâridir; biz de koştuk. Âkif beni bıraktı, kalabalığı yardı; yarmasıyla beraber geri kaçtı; sapsarıydı. “Bir cinayet mi var?” dedim. “Aman dur, midem bulanıyor” dedi. Midesinin bulanması ifade tarzı değildi; bütün safrası yüzündeydi. “Hasta mısın yoksa?” dedim. Hasta filan değildi; ömründe ilk defa Abdülhamid’in yüzünü görmüştü. Padişah açık bir arabada Meclis-i Meb’usan’ın küşad resmine [açılış merasimine] gidiyordu. Âkif: “Boyalı sakalı ile suratı birdenbire karşıma çıktı; fena oldum” dedi. Halk geçip giden arabayı hâlâ alkışlıyordu. Âkif: “Aman yarabbi, otuz üç sene bu! Hâlâ alkışlıyorlar, kaçalım. Bir sokağa sapalım!” dedi. Bu alkışların duyulamayacağı bir yer arıyordu. Bir müddet sonra Sultan Hamid mebuslara Yıldız köşkünde bir akşam yemeği verdi. Yemekten sonra bazı meb’uslar Abdülhamid’in ellerini öptüler. Âkif buna haftalarca kızdı… [Mehmet Akif, İst. 1939, s. 242-243]

Ha gayret!

Medine-i Münevvere’de kalırken, ailesiyle burada yurt tutmuş ve Şeyhülislâm Ârif Hikmet Bey kütüphanesi müdürlüğü yapmış Ali Ulvi Kurucu ile ahbablık kurmuştum. Konyalı Hacıveyiszâdenin yeğeni idi. Çok fazla ilmi yoktu; ama saf ve temiz bir insandı. Hicaz’a giden Türklere yardımı çoktu. En bariz hususiyeti, inkılâpçılara reaksiyonun lideri sandığı Âkif’e aşırı hayranlığı idi. Onunla oturur, onunla kalkardı. Onun gibi konuşur; onun üslûbuyla şiir yazma kudretine sahip idi. Birgün evinde sohbet ederken, söz Âkif ve Sultan Hamid’e geldi. Ben bilmez gibi, buna şaşırdığımı söyledim ve Âkif’in pişman olup olmadığına sordum. Bu mevzuyu çok araştırdığını, ama pişmanlık eserine rastlamadığını üzülerek itiraf etti. Sonra şunu anlattı: “Ben bu hadiseyi temize bağlamak için, Âkif’in ağzından Sultan Hamid’i öven ve pişmanlık gösteren bir şiir yazmak istedim. Bunu Âkif’in dostu Fuad Şemsi’ye verip, neşrettirecektim. Güya Âkif vefat etmeden evvel bu şiiri yazıp, ona vermişti. Nitekim böyle yaptığı başka şiirleri vardı. Ancak kendisine danıştığım, Âkif’in yakın dostlarından rahmetli Mahir İz mâni oldu. Sakın yapma, iş ortaya çıkar, daha da kötü olur, dedi.”

Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
8 Ekim 2014

10 Mart 2014 Pazartesi

Putçuluk İlleti-2

Ahmet Kabaklı, Temellerin Duruşması, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, İstanbul, 15. Baskı: 1992.























9 Mart 2014 Pazar

Putçuluk İlleti ve Diktatörlük Konusu

D. Mehmet Doğan,  Batılılaşma İhaneti, Dergah Yayınları, İstanbul, 4. Baskı: Kasım 1978.




Murat Yazıcı

Devrimler Ayık Kafayla Yapılamazmış!

D. Mehmet Doğan'ın "Batılılaşma İhaneti" (Dergah Yayınları, İstanbul, 4. Baskı: Kasım 1978)  isimli eserinde Cemal Granda'nın hatıratından bazı pasajlar nakledilmiş:


















Cemal Granda'nın kitabından:

























Murat Yazıcı

8 Mart 2014 Cumartesi

Hocaları Toptan Kaldırmak

Kazım Karabekir, Paşaların Kavgası: Atatürk-Karabekir, Yayına hazırlayan: İsmet Bozdağ, Emre Yayınları, Aralık 1991.



Murat Yazıcı

1 Mart 2014 Cumartesi

Karabekir'in Kur'an-ı Kerim Tercümesi Hakkında Anlattıkları

Bkz. Kazım Karabekir, Paşaların Kavgası: Atatürk-Karabekir, Yayına hazırlayan: İsmet Bozdağ, Emre Yayınları, Aralık 1991.
























Yukarıda nakledilen bilgiyi teyid eden bir vesika Radikal Gazetesi'nde neşredilmişti:

http://www.radikal.com.tr/turkiye/ataturk-islam-icin-ne-dusunuyordu-791000/

ABD BÜYÜKELÇİLİĞİ
Sayı:423
Ankara, 17 Mart 1933
Konu: Türkiye'de din
MÜNHASIRAN MAHREM
Saygıdeğer Hariciye Vekili
Washington
Beyefendi,
Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal ile dün öğleden sonraki üç saatlik mülakatımda, hakkında yazmakta olduğum biyografinin sekiz bölümünü birlikte gözden geçirdiğimiz sırada Türkiye'de din meselesi bahis edildi. İncelememde Türkiye Cumhuriyeti'nde İslam dininin gelişimi konusuna oldukça yer verdiğime dikkatini çektim, biyografim için -yayınlanmak veya yayınlamamak kaydıyla- bana söylemek istediği kadarıyla sınırlı olmak üzere bu mevzudaki görüşünü bilmek istediğimi belirttim. Sözlerinin hangi kısmının efkârı umumiye(nin) (bilgisi) için olduğunu, hangi kısmının olmadığını belirterek mevzu hakkında teferruatlı bir şekilde konuştu.
(...)
Bursa hadisesi
Bu çerçevede yakın tarihte olan Bursa hadisesi üzerinde serbestçe konuştu. Bu hadise Türklerce değil üç yabancı tarafından çıkarılmıştı: Bir Arnavut, bir Bulgar ve bir Rus. Hatta Üçüncü Enternasyonal tarafından kışkırtıldığını da ima etti. Muhtemelen sıkıntı verecek bu siyasi hareketi basit bir dil meselesine, ezanın Arapça yerine Türkçe okunması haline dönüştürerek gösterdiği siyasi maharetten ötürü kendisine iltifatta bulundum.
Bu sözlerim Kuran'ın Arapçadan Türkçeye tercüme edilmesi için nasıl ve neden telkinde bulunduğu konusunda konuşmasına sebep oldu ve bu mevzuda yepyeni bir ufuk açtı.
Türk halkının uzun zamandan beri ezberden okuduğu bazı Arapça duaların gerçek manasını anladığı zaman tiksineceğini söylüyor. Kuran'dan alınan bir Arapça bölüm okudu.

Türkçe Kuran okutma nedeni
Bu duada Hz. Muhammed amcası ile amca kızının yaptıkları bir şeyden ötürü cehenneme gitmeleri için beddua eder.* "Düşünen bir Türk'ün böylesi bir duayı okumaktan elde edeceği dini ilhamı veya dine ilgi göstermesini tahayyül edebilir misin?" dedi. Bu fikrini geliştirdikçe ben de gitgide Kuran'ın Türkçe okunmasını teşvik etmesinin sebebinin Kuran'ın Türkler arasında gözden düşmesi olduğu neticesine varıyorum.

Charles H. Sherrill



















Murat Yazıcı

"Dini ve Namusu Olanlar Aç Kalmaya Mahkumdurlar" İddiası

Bkz. Kazım Karabekir, Paşaların Kavgası: Atatürk-Karabekir, Yayına hazırlayan: İsmet Bozdağ, Emre Yayınları, Aralık 1991.































































Aynı hatıraları Uğur Mumcu “Kazım Karabekir Anlatıyor” ismiyle neşretmişti. Oradaki ifadesi, "din ve namus anlayışını değiştirmeliyiz” yerine “din ve namus telâkkisini kaldırmalıyız” şeklindedir.

Bkz. Ugur Mumcu, Kazım Karabekir Anlatıyor, 1.Baskı, İstanbul, 1990; Cumhuriyet Gazetesi'nde 10-29 Haziran 1990 tarihlerinde çıkan yazı serisinden hazırlanan kitap. ISBN-975-478-064-1, Tekin Yayınevi. (Aşağıdaki resimler kitabın 30. baskısına aittir; um:ag Vakfı Yayınları:21, Şubat 2019, Ankara.)




Murat Yazıcı

3 Mart 2013 Pazar

28 Şubat Cuntasının İslâm Düşmanlığına Bir Misâl

Zaman Gazetesi yazarlarından Mustafa Ünal anlatıyor:

"Unutamadığım anekdotlardandır. 28 Şubat’ın soğuk, dondurucu günleri, ülkenin üzerinde kara bulutlar dolaşmakta. Enver Ören, randevu alır, Çevik Bir’le görüşmeye gider. Çevik Bir tanıdığı bir isim aslında. Kuleli’den okul arkadaşı. Ama ayrı dünyaların insanı. Çevik Bir’in irtica diye gözünü kararttığı çetin günler. Bir, 28 Şubat’ı anlatmış. Duydukları karşısında eli ayağına dolaşmış. Nasıl dolaşmasın ki her kutsal düşman olarak bellenmiş. İhlas, kara listeye alınmış. Enver Ören önündeki sürahiyi devirmiş. Erol Özkasnak’ın üstü ıslanmış. İnanç ve insaf sahibi bir insanın sükûnetini koruması mümkün mü? Değil elbette. Enver Ören, Çevik Bir’e dönmüş “Yapmayı düşündüğünüz şeyler toplumda kaosa yol açar, kan dökülebilir.” şeklinde uyarıda bulunmuş. Bir’in cevabı çok acımasız: ‘3 milyon insan ölse ne olur?’ 28 Şubat’ı özetleyen bir cümle aslında." (Zaman Gazetesi, 24 Şubat 2013)

http://www.zaman.com.tr/mustafa-unal/gece-aglayan-gunduz-gulen-adam-enver-agabey_2057362.html

Türkiye Gazetesi'nden Nuri Elibol yazıyor:

"Türkiye Gazetesinde göreve başladığımda 28 Şubat sürecinin uygulamaları bütün ağırlığıyla muhafazakâr camia üzerinde devam ediyordu. 28 Şubat sürecinde İhlas Holding de "kara liste"ye alınan firmalardan biriydi. O günlerde bir vesile ile karşılaştığım dönemin Genelkurmay Başkanı, "Enver Bey'e selam söyle, O Türkiye Gazetesinin içerisinde irticai yayınların yapıldığı iki sayfa var. O iki sayfayı kaldırsın. Bu iki sayfadaki yayınlarınız bizi üzüyor" demişti. Ben de kendisine, "Efendim onlar herkese gerekli olan dinî bilgiler" deyice, "Hayır hayır öyle değil. Ben onların ne demek olduğunu biliyorum" diyerek konuyu kapatmıştı. Ben de bu görüşmeyi aktarmak üzere İstanbul'a giderek Enver Abi'ye yüz yüze aktardım. Enver Abi bana, "Paşama selam söyle. Bizim için devletimiz ve ordumuz çok önemlidir. Biz devletimizle ve ordumuzla kavga etmeyiz. Biz o iki sayfayı yayınlamakla dinimizi insanlarımıza öğretmeye çalışıyoruz. Bunun dışında bir hedefimiz yok. Biz bu gazeteyi de bu iki sayfa hatırına çıkarıyoruz. O iki sayfayı kaldırmaktansa gazeteyi kapatmak daha iyi. Eğer bizden rahatsızlarsa gazeteyi kapatalım" diye cevap vermişti. Ben dönüp uygun bir dille Ankara'da Genelkurmay Başkanına aktardım bu konuşmayı. Aldığı cevaba hiç memnun olmadı ve "Bunların hepsi aynı irticacı birbirlerine benziyorlar" diyerek meseleyi geçiştirdi..." (Türkiye Gazetesi, 24 Şubat 2013)

http://www.turkiyegazetesi.com/makaledetay.aspx?ID=566004

Mehmet Barlas, Yalçın Özer'in vefatı sebebiyle şunları yazmıştı:

"Bir Başyazar ölmüş diyeler!..

Türkiye gazetesinin, "28 Şubat post-modern darbesi"nde susturulan Başyazarı Yalçın Özer öldü...
54 yaşındayken, kalp krizi sonucu ecele yenildi Özer...
Bir defasında, başına gelenleri anlatmıştı Yalçın Özer..
28 Şubat'ın malûm brifinglerinden birine, Türkiye Gazetesi'nin temsilcisi olarak katılmış..
Salonda, brifingin başlamasını beklerken, oturduğu koltuğun yanına, genç bir subay gelmiş.. Eğilmiş:
-Yalçın Bey.. Sizi telefondan istiyorlar, demiş.
Yalçın Özer kalkmış, salondan dışarı çıkmış..
Salonun dışında, daha yüksek rütbeliler varmış..
Yalçın Özer'e:
-Maalesef sizin bu brifingde bulunmanız mümkün değil... Binayı hemen terkedin, demişler..
"Olur böyle şeyler" değil mi?
Sonra, yazıları kesildi Yalçın Özer'in.. "
(Mehmet Barlas, Yen, Şafak Gazetesi, 9 Ocak 2002)
 

Gazeteci Metin Özer, ağabeyi merhum Yalçın Özer ile ilgili şu hadiseleri anlatıyor:

METİN ÖZER/HABERVİTRİNİ

Bugün 28 Şubat’ın yıldönümü.
28 Şubat’ın en büyük çilesini çeken Enver Ören’i beş gün önce kaybettik.
Enver Abi o kara günlerde kan ağladı ama “kızılcık şurubu içtim” dedi.
Koskoca İhlas Finans batırıldı, İhlas Holding sallandı.
Yapılan zulüme rağmen ne askere ne de devlete tek kelime kötü söz söylemedi.
Hep içine attı.
28 Şubat sürecinde ben TGRT’nin Ankara Temsilcisi olarak çalışıyordum. O günlerde yaşananların canlı tanığıyım.
O süreçte Enver Abi ile günde 15-20 kez görüştüğümü bilirim.
Yaşananları yazmayı çok istedim ama Enver Abi’nin olayları tekrar hatırlayıp üzülmemesi için kaleme almadım.
O günlerde Genelkurmay Basın ve İletişim Bölümü’nden adını şimdi hatırlamadığım bir albay ziyaretime geldi.
TGRT’deki odamda hal-hatırdan sonra konuya girdi:
-Metin Bey, TGRT ile bir sorunumuz yok ama... Türkiye Gazetesi’nde problem var.
“Hayırdır” dedim.
“Komutanlarımız gazetenin orta sayfasında irticai faliyet yürütüldüğüne inanıyor” dedi.
Dondum kaldım.
“Orta sayfanın tamamen kaldırılması lazım. Bu yapılmazsa korkarım İHLAS sakıncalı kuruluşlar listesine girecek” dedi.
“Sakıncalı kuruluşlar” demek, kısaca batmak demek. O listeye giren bir kuruluşun devletten tek bir ihale ve tek bir kuruş alması mümkün değil. Hatta ticaret yapması da imkansız.
Durum bu derecede ciddi yani.
“Albay’ım” dedim, “Siz hiç orta sayfayı incelediniz mi?”
İncelemediğini, sadece komutanların görüşünü ilettiğini belirtti.
Ben de kendisine; gazetenin orta sayfasında sadece dini konuların aktarıldığını, evliyaların hayatlarının seri halinde verildiğini ve kesinlikle uç konuların yer almadığını sadece millete dini bilgiler verildiğini söyledim.
Hatta bu sayfadan dolayı Türkiye Gazetesi’ne teşekkür edilmesi gerektiğini bildirdim.
Bunların hiç birisiyle ilgilenmedi.
Ayrılmadan önce, “Bu durumu üstlerinize bildirirseniz iyi olur” dedi.
Resmen bir gözdağı ve tehditle karşı karşıya kaldık:
-Ya Türkiye Gazetesi’nin orta sayfasını kapatırsınız veya İHLAS’ı batırırız.
Odamda kara kara düşünüyorum.
Bunu Enver Abi’ye nasıl söyleyeyim?
Söylemesem olmaz. Söylesem üzüntüden kahrolur.
Telefonu çevirdim.
Enver Abi her zamanki neşeli haliyle karşımda:
“Anlat” dedi.
Yutkundum. “Efendim az önce bir albay geldi. Gazetenin orta sayfasının kapatılmasını istiyorlar” dedim.
Telefonda bir sessizlik oldu.
“Metin, böyle şey olur mu? Bizim irtica ile ne işimiz olur? Biz orada millete dinini anlatıyoruz. Benden her şeyi istesinler ama bunu istemesinler. Ben Türkiye Gazetesi’ni sadece orta sayfa için çıkartıyorum. Orta sayfası olmayan Türkiye Gazetesi neye yarar? Holdingin anahtarını istesinler vereyim ama benden bunu istemesinler. Ben olduğum müddetçe gazetenin orta sayfası yayında olacak.” dedi.
Ben de, “Efendim, o albay tekrar ararsa bunları kendisine ileteyim mi?” dedim.
Enver Abi, “Hayır. Ben komutanlarla bizzat görüşeceğim ve bunu onlarla konuşacağım” dedi.
Yaklaşık bir hafta sonra Enver Abi Ankara’ya geldi.
Şimdi Sincan Cezaevi’nde hapis yatan adlarını bile anmak istemediğim dönemin kudretli komutanı Çevik Bir ve Erol Özkasnak’tan randevu almış.
Enver Abi ile odamda oturuyoruz.
Görmeye alışık olmadığım kadar canı sıkkın ve üzüntülü. Buna rağmen gelen arkadaşları gülerek karşılıyor hal hatır soruyor.
Randevu saati yaklaşınca, kalktı.
“Allah hayırlısını versin” deyip gitti.
Gerilimle geçen birkaç saatten sonra Enver Abi geldi.
Buruk bir sevinç vardı.
Odama geldi bir kahve istedi.
Ben bir şey sormadan Enver Abi :
-Orta sayfayı kurtardım ama Yalçın’a (Türkiye Gazetesi’nin Başyazarı olan rahmetli Yalçın Özer Ağabeyim) kafayı takmışlar.
Sonradan öğrendim ki Yalçın Ağabeyim ile ilgili Enver Abi’nin önüne 3 klasör dosya koymuşlar.
Bu 3 klasörde neler olduğunu yıllar sonra öğrendim.
Tamamı Yalçın Ağabeyimin köşe yazıları.
Demokrasiyi savunduğu, askerin ve politikacının kendi işini yapması gerektiğini anlattığı köşe yazıları...
Komutanlar;
-Bu adam bize düşmanlık ediyor. Olumsuz yazılar yazıyor.
Yalçın Ağabeyimin yazılarına irtica diyememişler ama düşmanlık olarak görmüşler.
İçeride korkunç bir tehditte bulunmuşlar:
-Ya bu adam gider veya biz götürürüz.
“Götürürüz” tehdidinin öldürmek olduğunu küçük çocuklar bile anlar.
Enver Abi de zaten bu ifadeye çok üzülmüştü.
Enver Abi Yalçın Ağabeyime döndü:
-Yalçın, bu akşam yemeğe sendeyim. Kimse olmasın beraber yemek yiyelim.
Ben kendi kendime, “Eyvah” dedim.
Gece yarısına doğru Yalçın Ağabeyim aradı:
-Metin, ben başyazarlığı bıraktım.
“Nasıl oldu?” dedim.
Yalçın Ağabeyim:
- Ya Yalçın Özer gider veya İhlas demişler. İhlas’ta 29 bin kişi çalışıyor. Benim için bu kadar insanı riske etmenin bir anlamı var mı? Enver Abi bana “Ayrıl” demedi ama “Ben bu vebali alamam. Bu kadar insanı tehlikeye atamam. Ayrıca Enver Abi’min üzülmesine sıkıntı çekmesine hiç gönlüm razı olmaz. Müsade ederseniz ben istifa edeyim” dedim ve istifa ettim.
Gözlerim doldu. Boğazım düğümlendi.
Uzun bir süre sessizlik oldu. Öfke ve sinirden ağlayacağım ama kendimi tutuyorum.
Dile kolay. Yaklaşık 30 yıl kesintisiz yazarlık yapmış birisinin kalemi kırılıyor ve o kişi benim ağabeyim.
Sağdan sola, bütün Türkiye yazılarına bayılıyor. Herkes büyük saygı ve sevgi duyuyor. Genelkurmay’daki birkaç darbeci sözde komutan, böylesi bir değerin kalemini kırıyor.
Çok zoruma gitti.
Ama belli etmedim.
Yalçın Ağabeyim, “Devamı var” dedi.
Enver Abi, “’Yalçın, ‘Bu götürürüz’ sözü beni çok rahatsız etti. Sen çocukları da yanına al, uzaklara, Amerika’ya gidin. Ortalık sakinleşene kadar 3-5 ay Amerika’da yaşayın. Bütün masraflarınızı ben karşılacağım. Yeter ki sana bir şey olmasın.” dedi.
Rahmetli ağabeyim, kalemini kaybettiği yetmez gibi canından da çok sevdiği vatanını da kaybetti.
Öz vatanında parya!
Vatanı bölmek isteyen bölücü hainler Türkiye’de yaşarken, vatanı savunan ağabeyim Amerika’ya sürüldü.
Yalçın Ağabeyim Türkiye’ye dönüşünde de elini kalemine süremedi. Daha doğrusu sürdürmediler.
Darbecilerin öfkeleri ve kinleri hiç dinmedi.
Hiç yazı yazamadan da üzüntüden kahrından hayatını kaybetti.
Allah Rahmet Eylesin. Mekanı Cennet Olsun (Amin)
Benim yaşantımda iki hocam vardı. Bilemediğim her şeyi bu ikisine sorardım.
Birisi Enver Abi’ydi. Diğeri Yalçın Abim..
Yalçın Abimi kaybettiğimde, “Enver Abim var” deyip avunmuştum.
Enver Abi’yi de kaybedince tam bir boşluğa düştüm.
Bu iki insana yapmadığı zulüm kalmayan o darbeciler halen hapiste yatıyor.
Hem Enver Abi’yi hem Yalçın Abimi on binlerce insan dualarla, hayırla uğurladı.
28 Şubat sürecinde bu güzel insanlara zulüm eden o darbecilerin, hem bu dünyada hem de ahrette nasıl helak olduklarını hep birlikte görüp yaşayacağız İNŞALLAH!..

http://www.habervitrini.com/haber/enver-oren-yalcin-ozer-ve-28-subat-671160/

2 Aralık 2012 Pazar

Kanunî’nin Mektubu


 
Mektubun Mustafa Armağan tarafından sadeleştirilmiş hali şöyle:

Allahu Teala’ya hamdolsun ki, 18 kale almışsınız ve 30 bin kızak Tersane-i Âmire’me göndermişsiniz ve 60 bin kâfirin kellesini kestiğin haberini vermişsiniz. Berhudâr olup dünyada ve ahirette yüzün ak ve ekmeğin sana helâl olsun.

Lakin bu hizmetlerin karşılığında bir tuğ (rütbe) istemişsiniz. Ya Gâzi Bâli Bey, tuğ vefa gereği verilmez. Eğer sen bu hizmeti ve bu iyiliği bize minnet edersen biz dahi bundan önce sana 3 iyilik eyledik, onu söyleriz: Birincisi, sana “Müminlerin Emiri” diye hitab ettik; ikincisi başarılarının mükâfatı olarak “hil’at-ı fâhire” gönderdik; üçüncüsü Rasul-i Ekrem (sas) Hazretleri’nin fetihlerle dolu tuğunu verdik. Seni bu 3 şeyle yüceltip ödüllendirmiştik. Bunlardan büyük ihsân olmaz. İmdi sen de bu iyiliklere şükr eyleyesin ve şükrünü yerine getiresin.

Ve şunu da iyi bilesin ki: Beğlik iki kefeli bir teraziye benzer. Onun bir kefesi cennet, bir kefesi cehennemdir. Bu fani dünyada bir saat adalet eylemek 70 yıl ibadetten üstündür. Hak Sübhanehu ve Teala cümlemizi mahşer gününde âdiller zümresinden eyleye ve o âkıbet gününü hatırınızdan çıkarmayasınız. Ateşin kuru ağacı yaktığı gibi amel defterimizi yaktığı o günden endişe kılıp basiret üzre olasınız.

Ve seraskerliğin ve beğliğin hasebiyle hükmümüzün yürüdüğü yerlerde meydana gelen haksızlıklardan ötürü ceza gününde azarlanırsak biz de senin yakana yapışıp o günde yakanızı elimden kolay kolay kurtaramazsınız. Gayet dikkatli hareket edesiniz, nefsine gurur getirmeyesiniz ve kendi kuvvetim ve kılıcımla memleket fetheyledim demeyesiniz. Memleket evvela Cenâb-ı Bâri’nin olup sonra halife-i ruy-i zemine ısmarlanmıştır. Ve bütün işleri Cenâb-ı Bâri Teâlâ’dan bilesiniz.

Ve işittim ki: Feth eylediğin kalelerin mal ve erzakına Beytülmal için el koymuş ve askerlerine dağıtmamışınız. Bu fiile rızam yoktur. Beşte birine Beytülmal için el koyup diğer kısmını İslam askerine dağıtıp bölüştüresiniz. Zira o ganimet İslam askerinindir.

Ve askerin ihtiyarlarını baban, ortancalarını kardeş ve küçüklerini oğulların yerine sayasın. Babanı hoş tutup ikramda bulunasın, kardeşlerine iyi bakıp saygı gösteresin, oğullarına da merhamet ve şefkat eyleyesin. Ve İslam askerine sıkıntı çektirmeyesin ve mâlik olduğun malını ve nimetini onlardan uzak tutmayıp dağıtasın ve askerin hazinesi yetmeyip sıkıntı çekersen bu tarafa bildiresin, Allahu Teâlâ’nın yardımıyla bin-iki bin kese göndermekten âciz değilim.

Ve reâya (köylü, üretici) tâifesini altından kalkamayacağı vergilerle rencide etmeyesin. Bu husustan çok kaçınasın ki, bizim reâyamız rahat görünce küffâr reâyaları bizim tarafımıza, meyil ve teveccühleri bizim canibimize olur. O yörenin kasaba ve şehrinde oturan ümmet-i Muhammed fukarasını teftiş edip araştırarak sadakaya muhtaç kimse varsa onlara devlet hazinesinden gıda maddesi veresin. Zira fakirler, Hak Subhanehu ve Teala Hazretleri’nin makbul kullarıdır ve Müslümanların beytülmali (hazinesi), Allah’ın kullarının hakkıdır. Ve o taraflarda Peygamber Efendimiz’in evladından oturanlar varsa mukataât ve hazinelerden her birine günlük bir altın vazife tayin edesiniz ve onlara hiçbir şekilde sıkıntı çektirmeyesiniz.

Ve kadı ve hakimlerin başı, fazilet ve kelam madeni Mevlânâ Mustafa’yı (Allah faziletini ziyade eylesin) ordu-yı hümâyunuma kadı atayıp göndermişizdir. Ulaşınca şer’-i şerife son derece itaat edip boyun eğerek kurallara riayette kusur işlemeyesiniz. “Alimler, peygamberlerin vârisleridir” hadis-i şerifiyle âmil olup riâyette kusur komayasınız.

Ve bir insanı bir hizmete kullanmak istersen sakın önceki hâline güvenmeyesiniz. Nice kimseler vardır, eline fırsat geçmediği için zühd ve takvâ yoluna girmiş görünür ama fırsatı ele geçirdiğinde Nemrud ve Firavun kesilir. O kimseleri tekrar tekrar işle tecrübe etmeden hizmetine almayasın. Eğer ilk hali sonraki haline uygun gelirse istihdam edesin. Ve bazı kişiler vardır ki, gündüzü oruçlu, gecesi namazlıdır fakat onlar o kimselerdir ki, dünyaya meyil ve muhabbet edenlerdir. O tip insanlardan çok kaçınasınız.

Ve sen dahi fâni olan nesneye gönül bağlamayasın. Ve bazı köyler ve yerler vakfetmek murâd etmişsin, Yüce Allah’a yemin olsun ki, istersen feth eylediğin bütün vilayetleri vakf et, indimde makbuldür. Ve benden sonra gelen padişahlar senin evlad ve neseplerinin hatırını rencide ederlerse Allah’ın ve meleklerin ve bütün insanların laneti üzerlerine olsun, hatta mahşer gününde davacıları olup onlara husumet ederim. İmdi: Ya Gâzi Bâli Bey, sen dahi atın yüğrükdür ve kılıcın keskin olup ve yiğidin yararları ve işbilir dilâverleri belleyesin ve her nereye yönelirsen atın yüğrük ve kılıcın keskin ve uğrun açık olup Hak celle ve alâ İslam dinine en faydalı olan işlerinde yardımcın ve kollayıcın ve elini tutan yâverin ola. Âmin, Seyyidü’l-mürselîn hakkı için.

Kaynak: Zaman Gazetesi, 2 Aralık 2012

3 Eylül 2012 Pazartesi

Kamalizm Dini

Atatürk’ün çok yakınında yaşayan 3-5 kişiden biri Âfet İnan’dır. Onun yatak odası, Çankaya köşkünde, Atatürk’ün yatak odasının yanında idi. Atatürk, Ankara’dan ayrıldığında Afet İnan’ı da yanında götürüyordu. Afet İnan’ın Medeni Bilgiler isimli bir kitabı var. Prof. Dr Hüseyin Aydın AYDINLANMANIN ANA KUCAĞINDA LAİKLİK VE ATATÜRKÇÜLÜK isimli, çok önemli kitabının 161. sayfasında şöyle diyor: “1929 yılında Atatürk Medeni Bilgiler kitabının yazılmasını genç Afet İnan’a görev olarak verir. Ama Âfet İnan’ı tek başına bırakmaz. Medeni Bilgiler kitabına Gazi Mustafa Kemal çok önem vermiştir. Âfet İnan’ın belirttiği gibi, kitabın yazımı ile bizzat ilgilenmiş, bazı konularını bizzat kendisi yazmış, bazı konularını da baştan yazarcasına düzeltmiştir. Bu kitabın yazımı bitince Atatürk 18.09.1931 tarihli Cumhurbaşkanlığı tezkeresiyle Başbakanlığa göndermiştir!” Bu Medeni Bilgiler isimli kitabın 21-22. sayfalarında şu iddiayı okumaktayız: “Din birliğinin de millet teşkilinde müessir olduğunu söyleyenler vardır. Fakat biz, bizim gözümüz önündeki Türk milleti tablosunda, bunun aksini kabul etmekteyiz. Türkler İslâm dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi. Bu dini kabul ettikten sonra, bu din, ne Arabların, ne aynı dinde bulunan Acemlerin ne de sairenin Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine tesir etmedi. Bilakis, Türk Milletinin milli bağlarını gevşetti. Milli hislerini, milli heyecanlarını uyuşturdu. Bu pek tabii idi. Çünkü Muhammed’in kurduğu dinin gayesi, bütün milliyetlerin fevkinde, şamil bir ümmet siyaseti idi”

Dünkü yazımdan da Prof. Dr. Orhan Türkdoğan’ın KEMALİST SİSTEM isimli kitabından aldığım cümlelerden açıkca anlaşıldığı gibi, Kemalist veya Kamalist rejim, millet anlayışında ve tarifinde dini yani İslâmiyeti tamamen devreden çıkarıyordu. Çünkü Kemalist sisteme göre “İslâmiyet Muhammed’in kurduğu bir Arab dini” idi. “Bizim milli hislerimizi uyuşturmuş ve bizi geri bırakmıştı” Kâzım Karabekir Paşa’ bizzat Atatürk demişti ki: “Karabekir! Kur’an-ı Türkçeye çevirttiriyorum. İstiyorum ki bu millet Kur’an’ın Türkçesini okusun ve o Arab oğlunun ne yaveler yediğini görsün!”

Yine Karabekir Paşa’nın hatıratında belirtildiğine göre, 1923 yılında, Atatürk’ün başkanlığında yapılan bir toplantıda, CHP’nin önde gelen bazı bakanları ve milletvekilleri Türkiye’yi kalkındırmak ve Avrupa devletleriyle dostluklar kurmak için Hristiyan olmamız gerektiğini heyecanla tavsiye etmişlerdi. Sonra bu görüşten vaz geçildi ve Kemalizm’in yani CHP 6 okunun yeni bir din olarak tanıtılmasına karar verildi. Nitekim CHP Edirne Milletvekili Şeref Aykut’un 1936 yılında, İstanbul’da Muallim Ahmet Halit Kitap Evinde bastırılan KAMALİZM (CHP programının izahı) isimli kitabın 2. sayfasında deniliyor ki: “Kamalizm, bunların üstünde, yalnız yaşamak dinini aşılayan ve bütün prensiplerini ekonomik temeller üzerine kuran bir dindir.” Kitabın 15. sayfasındaki iddiaya bakınız: “Kamalizm, bir dindir ki, Onun en büyük ana sıfatlarından birisi de devrimci olmasıdır!”

Sonra CHP milletvekilleri Kamalizm dininin yeni Kâbesini ve yeni Mevlidini yazdılar. Kemallettin Kamu dedi ki:

“Ne örümcek ne yosun/ Ne mucize ne fusun/ Kâbe Arabın olsun/ Çankaya bize yeter!”

Behçet Kemal Çağlar, Sevgili Peygamberimiz için yazılan Mevlidi Atatürk’e uygulayarak her yerde okumaya başladı:

“Ol Zübeyde Mustafa’nın anesi/ Ol güneşten doğdu ol dürdanesi” Örnekler pek çok yerim kalmadı.


Yavuz Bülent Bâkiler, 02 Eylül 2012 Pazar, Türkiye Gazetesi
http://www.turkiyegazetesi.com/makaledetay.aspx?id=547561

12 Aralık 2011 Pazartesi

Şapka Mağdurlarından: Mevlevî İbrahim Hakkı Efendi




Kaynak: Yörünge Dergisi, 24-31 Mart 1991, Sayı: 21

27 Kasım 2011 Pazar

Osmanlı Tarihinde Dönüm Noktası

Eshâb-ı kirâm kitabının arkasında, "Eshâb-ı kirâm Kitabında Adı Geçenler" kısmında, 25. Maddede diyor ki:

Abdülmecîd hânın büyük bir hatâsı, memlekete ve bütün islâmiyete çok ağır zararı dokunan, affedilmez bir kabahati olmuştur. Öyle bir hatâ ki, Osmanlı tarihinde korkunç bir dönüm noktası yapmış, bu koca islâm devletinde bir (yok olma devri)nin başlamasına sebep olmuştur. Masonların, islâm düşmanlarının örtbas etmek istedikleri, gençlerden saklamaya çalıştıkları bu hâta, sâf, temiz kalbli hâkânın, azılı ve sinsi islâm düşmanı olan İngilizlerin tatlı dillerine aldanarak, İskoç masonlarının yetiştirdikleri câhilleri işbaşına getirmesi, bunların devleti içerden yıkmak siyâsetlerini hemen anlıyamamasıdır. İngilizlerin Osmanlı devletine karşı korkunç saldırıları ve başarıları sultan Abdülmecîd hânı aldatmakla başladı. İslâmiyeti yıkmak için İngilterede kurulmuş olan (İskoç mason teşkilâtı)nın kurnaz üyesi Lord Rading İstanbula İngiliz sefîri olarak gönderildi. 1250 [m. 1834] senesinde Pâriste ve sonra Londrada Osmanlı sefîri bulunan Mustafâ Reşîd pâşa, aldatılmış, mason yapılmıştı. Bunun sadr-ı a'zam yapılması için, Lord Rading sultana çok dil döktü. (Bu aydın, kültürlü ve başarılı vezîri sadr-ı a'zam yaparsanız, İngiltere imparatorluğu ile Devlet-i aliyye arasındaki bütün anlaşmazlıklar kalkar. Devlet-i aliyye ekonomik, sosyal ve askerî sahâlarda ilerler) diyerek halîfeyi aldattı. 1262 [m. 1846] da sadr-ı a'zam olan pâşa, iş başına gelir gelmez, hâriciyye nâzırı iken, Rading ile el ele verip, hazırlamış olduğu, (Tanzîmât) kanûnuna istinâd ederek, büyük vilâyetlerde mason locaları açtı. Câsûsluk ve hıyânet ocakları çalışmaya başladı. Gençler, din câhili olarak yetiştirildi. Londradan alınan plânlarla bir yandan idârî, zirâ'î, askerî değişiklikler yaptılar. Bunlarla gözleri boyadılar. Öte yandan da, islâm ahlâkını, ecdat sevgisini, millî birliği parçalamaya başladılar. Yetiştirdikleri kimseleri işbaşına getirdiler. Bu senelerde Avrupada, fizik, kimyâ üzerinde dev adımlar atılıyor. Yeni buluşlar, ilerlemeler oluyor. Büyük fabrikalar, teknik üniversiteler kuruluyordu. Osmanlılarda bunların hiçbiri yapılmadı. Hattâ, Fatih devrinden beri medreselerde okutulmakta olan fen, matematik derslerini büsbütün kaldırdılar. Din adamlarına fen bilgisi lâzım değildir diyerek, kültürlü, bilgili âlimlerin yetişmelerine mani oldular. Sultan Abdülmecîd hân zamanında dünyada iki büyük islâm devleti vardı. Biri Osmanlı devleti, ikincisi Hindistândaki Gürgâniyye hükümdârlığı idi. Her iki devletin sultanları, islâm dîninin bekçisi idiler. İslâm düşmanı olan İngilizler, bu iki bekçiyi yok etmek için, çok kurnaz plânlar hazırlamıştı. Önce, Gürgâniyye devletini parçalamaya karar verdiler. Böylece, Asyadaki müslümanları başsız bırakacak, hem de Hindistânın hazînelerine, ticâretine hâkim olacaklardı. Fakat, Osmanlıların buna mani olmasından korkuyorlardı. Bunun için Osmanlıları Ruslarla savaştırmaya çalıştılar. Avusturya ve Prusya, Osmanlı-Rus savaşının önlenmesini istediler. Rusya da bunu kabûl etti. Fakat İngilizler, Reşîd pâşayı harp etmeye teşvîk ettiler. Yardım edeceklerine, zafer kazanacağına, böylece Osmanlıların bir numaralı adamı olacağına inandırdılar. Reşîd pâşa, Osmanlı devletinin başına geçeceğinin çılgınlığı içinde, İngilizlere maşa oldu. 26 eylül 1269 [m. 1853] de, Bâb-ı âlîde yüzaltmışüç (163) kişi topladı. Rusyaya harp açılmasına karar verdi. Sultan Abdülmecîd hânı da, tuzağa düşürüp, tasdik ettirdi. Rusyaya harp ilân edildi. Osmanlı devletinin başını derde sokan İngilizler, Hindistândaki fâcia ve felaketlere başladılar. 1274 [m. 1857] de, Delhîde, büyük ihtilâl çıkardılar. İkinci Behâdır şâhı, oğulları ile birlikte Kalküteye götürüp habs ettiler. Gürgâniyye devleti yıkıldı. Hindistânın ilerde, İngiliz imparatorluğuna katılması için, birinci adım atılmış oldu. İngilizler, Rus çarı birinci Nikolanın Kudüste katoliklere karşı ortodoksları ayaklandırdığını ileri sürerek, Rusların Akdenize inmesini hiç istemiyen Fransa imparatoru üçüncü Bonapartı da, Türk-Rus Kırım Harbine sürüklediler. Kendi çıkarları için yaptıkları bu işbirliği, Türk milletine Reşîd pâşanın diplomatik zaferleri olarak tanıtıldı. Düşmanların bu yaldızlı reklâmlar ve sahte dostluklarla örtmeye çalıştıkları imhâ hareketlerini, herkesten önce anlıyan sultan, çok zaman sarayında hüngür hüngür ağlardı. Memleketi, milleti kemiren düşmanlara karşı koymak için tedbirler arar ve Allahü teâlâya yalvarırdı. Bu sebeple, Reşîd pâşayı, birkaç kere sadr-ı a'zamlıktan uzaklaştırdı ise de, kendisine (koca), (büyük) gibi ismler takan bu kurnaz adam, rakîblerini devirip, tekrar iş başına gelmesini becerirdi. Ne yazık ki, sultan kederinden tüberküloza yakalanıp genç yaşında öldü. Sonraki senelerde devlet koltuklarını kapışan, üniversite öğretim üyeliklerine, mahkeme başkanlıklarına getirilenler, hep Mustafâ Reşîd pâşanın yetiştirmeleridir. Böylece (Kaht-ı ricâl) devri açılmasına ve Osmanlılara (Hasta adam) denilmesine sebep olmuştur.

Yazının devamı ve kitabın tamamı şurada bulunabilir:

http://www.hakikatkitabevi.com/download/turkce/05-EshabiKiram.pdf

Not: Bu kitap, Eshâb-ı kirâmın faziletlerini ve üstünlüğünü bildirmesi açısından çok istifadeli bir eserdir, okunmasını tavsiye ederim.

Murat Yazıcı

Sultan Abdülmecid'in çaresizliği

Hilmi Yavuz şunları kaydetmiş:

II. Mahmud'dan sonra Osmanlı'da iktidar bütünüyle üst sınıf bürokratların eline geçmişti ve Abdülmecid devrinde Büyük Reşid Paşa'dan başlayarak Fuad ve Ali Paşa'ların hâkimiyetiydi, söz konusu olan... Prof. Dr. Şerif Mardin, 'Yeni Osmanlı Düşüncesinin Doğuşu'nda, Sultan'ın (Abdülaziz) 'Devlet politikasının belirlenmesinde [..] Fuad ve Ali Paşaların âdetâ esiri' olduğunu söyler. Abdurrahman Şeref Bey'in 'Tarih Musahebeleri'nde bildirdiğine göre ise, Sultan Abdülmecid, bir gün [Büyük] Reşid Paşa'nın elinden kendisini kurtarması için, başını sarayının duvarlarına vurarak Allah'a yalvarırken' görülmüştür. Düşünebiliyor musunuz, Padişah, sadrıâzâm'ından kurtulabilmek için Allah'a yalvarıyor! Ne hazîn bir çaresizlik! Osmanlı bürokrasisinin tam mânâsıyla tahkîm edilmesi, Sultan Abdülaziz'in 1876'da tahttan indirilmesinden sonradır. Mardin, '1876'da darbeyi yapan devlet adamlarının, Babıâli bürokrasisine muhalif Yeni Osmanlıların yandaşı gibi görünmelerine rağmen, Ali ve Fuad Paşaların 'politikalarını karakterize eden siyasî gücün tekelleşmesini mantıkî sonuca götürmüş oldukları'nı söyler. Fakat Osmanlı bürokrasisinin hakimiyeti uzun sürmeyecek ve Sultan V. Murad'ın saltanatından sonra II. Abdülhamid, devletin dizginlerini yeniden ele alacaktır.
Cumhuriyetin 2000'li yıllara gelinceye kadarki 80 yıllık bürokratik-hegemonik yapısının, Sultan Abdülhamid'i 'Kızıl Sultan' diye yaftalamasında, onun Osmanlı Bâb-ı Alî'sinin iktidarını tasfiye edişinin öcünü almak arzusunun payı var mıdır,-bilemiyorum. Ama bildiğim bir şey var: Kısa ve kestirmeden söylemek gerekirse Tanzimat, bürokratik bir eylemdir, -Bâb-Alî'nin üst düzey memurlarının mârifeti!.. Sultan Abdülmecid'i ölümünün 150. yılında hatırlamak, onun bürokrasinin, köksüz ve temelsiz bir Modernleşme işini sürdüren Reşit Paşa misillû devletlilere karşı olan aczîyetini ve çaresizliğini hatırlamaktır... 'Allah'ım, beni bu Reşid Paşa'nın elinden kurtar! çaresizliğini...

Hilmi Yavuz, Zaman Gazetesi, 27.11.2011

12 Kasım 2011 Cumartesi

Nasyonel Sosyalizm, Faşizm, Kemalizm

Mehmet Barlas yazıyor:

Bu tür davranış bozukluklarının daha çarpıcı olanı ise, Cumhuriyet'in "Tek Parti" döneminin bugüne "Devr-i Saadet" biçiminde sunulması ve o zamanki sosyo-politik modelin bugüne örnek olabileceğinin varsayılmasıdır.

Adalet Bakanı olduğu dönemde Medeni Kanun'u Türkiye'ye getiren (1926) ve bu kanunun gerekçesini yazan, 1930'larda bakanlıktan ayrıldıktan sonra Atatürk'ün emri ile gençliğe "İhtilal'in Hukuk Tarihi"ni üniversitede ders olarak okutan Mahmut Esat Bozkurt'un (1892-1943) bir değerlendirmesini hatırlatalım:

- Zamanımızın bir Alman tarihçisi gerek nasyonal sosyalizmin, gerekse faşizmin Mustafa Kemal rejiminin çok az değiştirilmiş birer şeklinden başka bir şey olmadıklarını söylüyor. Çok doğrudur. Çok doğru bir görüştür. Kemalizm otoriter bir demokrasidir ki, kökleri halktır, Türk milletidir. Piramide benzer; temelleri halk, tepesi yine halktan gelen baştır ki bizde buna şef denilir. Şef otoritesini yine halktan alır. Demokrasi de bundan başka bir şey değildir. ("Atatürk İhtilali", M.E.Bozkurt, Kaynak Yayınları, Sayfa 88 )

Yazan: Mehmet Barlas, Sabah Gazetesi, 06/04/2006