12 Aralık 2011 Pazartesi

Şapka Mağdurlarından: Mevlevî İbrahim Hakkı Efendi




Kaynak: Yörünge Dergisi, 24-31 Mart 1991, Sayı: 21

27 Kasım 2011 Pazar

Osmanlı Tarihinde Dönüm Noktası

Eshâb-ı kirâm kitabının arkasında, "Eshâb-ı kirâm Kitabında Adı Geçenler" kısmında, 25. Maddede diyor ki:

Abdülmecîd hânın büyük bir hatâsı, memlekete ve bütün islâmiyete çok ağır zararı dokunan, affedilmez bir kabahati olmuştur. Öyle bir hatâ ki, Osmanlı tarihinde korkunç bir dönüm noktası yapmış, bu koca islâm devletinde bir (yok olma devri)nin başlamasına sebep olmuştur. Masonların, islâm düşmanlarının örtbas etmek istedikleri, gençlerden saklamaya çalıştıkları bu hâta, sâf, temiz kalbli hâkânın, azılı ve sinsi islâm düşmanı olan İngilizlerin tatlı dillerine aldanarak, İskoç masonlarının yetiştirdikleri câhilleri işbaşına getirmesi, bunların devleti içerden yıkmak siyâsetlerini hemen anlıyamamasıdır. İngilizlerin Osmanlı devletine karşı korkunç saldırıları ve başarıları sultan Abdülmecîd hânı aldatmakla başladı. İslâmiyeti yıkmak için İngilterede kurulmuş olan (İskoç mason teşkilâtı)nın kurnaz üyesi Lord Rading İstanbula İngiliz sefîri olarak gönderildi. 1250 [m. 1834] senesinde Pâriste ve sonra Londrada Osmanlı sefîri bulunan Mustafâ Reşîd pâşa, aldatılmış, mason yapılmıştı. Bunun sadr-ı a'zam yapılması için, Lord Rading sultana çok dil döktü. (Bu aydın, kültürlü ve başarılı vezîri sadr-ı a'zam yaparsanız, İngiltere imparatorluğu ile Devlet-i aliyye arasındaki bütün anlaşmazlıklar kalkar. Devlet-i aliyye ekonomik, sosyal ve askerî sahâlarda ilerler) diyerek halîfeyi aldattı. 1262 [m. 1846] da sadr-ı a'zam olan pâşa, iş başına gelir gelmez, hâriciyye nâzırı iken, Rading ile el ele verip, hazırlamış olduğu, (Tanzîmât) kanûnuna istinâd ederek, büyük vilâyetlerde mason locaları açtı. Câsûsluk ve hıyânet ocakları çalışmaya başladı. Gençler, din câhili olarak yetiştirildi. Londradan alınan plânlarla bir yandan idârî, zirâ'î, askerî değişiklikler yaptılar. Bunlarla gözleri boyadılar. Öte yandan da, islâm ahlâkını, ecdat sevgisini, millî birliği parçalamaya başladılar. Yetiştirdikleri kimseleri işbaşına getirdiler. Bu senelerde Avrupada, fizik, kimyâ üzerinde dev adımlar atılıyor. Yeni buluşlar, ilerlemeler oluyor. Büyük fabrikalar, teknik üniversiteler kuruluyordu. Osmanlılarda bunların hiçbiri yapılmadı. Hattâ, Fatih devrinden beri medreselerde okutulmakta olan fen, matematik derslerini büsbütün kaldırdılar. Din adamlarına fen bilgisi lâzım değildir diyerek, kültürlü, bilgili âlimlerin yetişmelerine mani oldular. Sultan Abdülmecîd hân zamanında dünyada iki büyük islâm devleti vardı. Biri Osmanlı devleti, ikincisi Hindistândaki Gürgâniyye hükümdârlığı idi. Her iki devletin sultanları, islâm dîninin bekçisi idiler. İslâm düşmanı olan İngilizler, bu iki bekçiyi yok etmek için, çok kurnaz plânlar hazırlamıştı. Önce, Gürgâniyye devletini parçalamaya karar verdiler. Böylece, Asyadaki müslümanları başsız bırakacak, hem de Hindistânın hazînelerine, ticâretine hâkim olacaklardı. Fakat, Osmanlıların buna mani olmasından korkuyorlardı. Bunun için Osmanlıları Ruslarla savaştırmaya çalıştılar. Avusturya ve Prusya, Osmanlı-Rus savaşının önlenmesini istediler. Rusya da bunu kabûl etti. Fakat İngilizler, Reşîd pâşayı harp etmeye teşvîk ettiler. Yardım edeceklerine, zafer kazanacağına, böylece Osmanlıların bir numaralı adamı olacağına inandırdılar. Reşîd pâşa, Osmanlı devletinin başına geçeceğinin çılgınlığı içinde, İngilizlere maşa oldu. 26 eylül 1269 [m. 1853] de, Bâb-ı âlîde yüzaltmışüç (163) kişi topladı. Rusyaya harp açılmasına karar verdi. Sultan Abdülmecîd hânı da, tuzağa düşürüp, tasdik ettirdi. Rusyaya harp ilân edildi. Osmanlı devletinin başını derde sokan İngilizler, Hindistândaki fâcia ve felaketlere başladılar. 1274 [m. 1857] de, Delhîde, büyük ihtilâl çıkardılar. İkinci Behâdır şâhı, oğulları ile birlikte Kalküteye götürüp habs ettiler. Gürgâniyye devleti yıkıldı. Hindistânın ilerde, İngiliz imparatorluğuna katılması için, birinci adım atılmış oldu. İngilizler, Rus çarı birinci Nikolanın Kudüste katoliklere karşı ortodoksları ayaklandırdığını ileri sürerek, Rusların Akdenize inmesini hiç istemiyen Fransa imparatoru üçüncü Bonapartı da, Türk-Rus Kırım Harbine sürüklediler. Kendi çıkarları için yaptıkları bu işbirliği, Türk milletine Reşîd pâşanın diplomatik zaferleri olarak tanıtıldı. Düşmanların bu yaldızlı reklâmlar ve sahte dostluklarla örtmeye çalıştıkları imhâ hareketlerini, herkesten önce anlıyan sultan, çok zaman sarayında hüngür hüngür ağlardı. Memleketi, milleti kemiren düşmanlara karşı koymak için tedbirler arar ve Allahü teâlâya yalvarırdı. Bu sebeple, Reşîd pâşayı, birkaç kere sadr-ı a'zamlıktan uzaklaştırdı ise de, kendisine (koca), (büyük) gibi ismler takan bu kurnaz adam, rakîblerini devirip, tekrar iş başına gelmesini becerirdi. Ne yazık ki, sultan kederinden tüberküloza yakalanıp genç yaşında öldü. Sonraki senelerde devlet koltuklarını kapışan, üniversite öğretim üyeliklerine, mahkeme başkanlıklarına getirilenler, hep Mustafâ Reşîd pâşanın yetiştirmeleridir. Böylece (Kaht-ı ricâl) devri açılmasına ve Osmanlılara (Hasta adam) denilmesine sebep olmuştur.

Yazının devamı ve kitabın tamamı şurada bulunabilir:

http://www.hakikatkitabevi.com/download/turkce/05-EshabiKiram.pdf

Not: Bu kitap, Eshâb-ı kirâmın faziletlerini ve üstünlüğünü bildirmesi açısından çok istifadeli bir eserdir, okunmasını tavsiye ederim.

Murat Yazıcı

Sultan Abdülmecid'in çaresizliği

Hilmi Yavuz şunları kaydetmiş:

II. Mahmud'dan sonra Osmanlı'da iktidar bütünüyle üst sınıf bürokratların eline geçmişti ve Abdülmecid devrinde Büyük Reşid Paşa'dan başlayarak Fuad ve Ali Paşa'ların hâkimiyetiydi, söz konusu olan... Prof. Dr. Şerif Mardin, 'Yeni Osmanlı Düşüncesinin Doğuşu'nda, Sultan'ın (Abdülaziz) 'Devlet politikasının belirlenmesinde [..] Fuad ve Ali Paşaların âdetâ esiri' olduğunu söyler. Abdurrahman Şeref Bey'in 'Tarih Musahebeleri'nde bildirdiğine göre ise, Sultan Abdülmecid, bir gün [Büyük] Reşid Paşa'nın elinden kendisini kurtarması için, başını sarayının duvarlarına vurarak Allah'a yalvarırken' görülmüştür. Düşünebiliyor musunuz, Padişah, sadrıâzâm'ından kurtulabilmek için Allah'a yalvarıyor! Ne hazîn bir çaresizlik! Osmanlı bürokrasisinin tam mânâsıyla tahkîm edilmesi, Sultan Abdülaziz'in 1876'da tahttan indirilmesinden sonradır. Mardin, '1876'da darbeyi yapan devlet adamlarının, Babıâli bürokrasisine muhalif Yeni Osmanlıların yandaşı gibi görünmelerine rağmen, Ali ve Fuad Paşaların 'politikalarını karakterize eden siyasî gücün tekelleşmesini mantıkî sonuca götürmüş oldukları'nı söyler. Fakat Osmanlı bürokrasisinin hakimiyeti uzun sürmeyecek ve Sultan V. Murad'ın saltanatından sonra II. Abdülhamid, devletin dizginlerini yeniden ele alacaktır.
Cumhuriyetin 2000'li yıllara gelinceye kadarki 80 yıllık bürokratik-hegemonik yapısının, Sultan Abdülhamid'i 'Kızıl Sultan' diye yaftalamasında, onun Osmanlı Bâb-ı Alî'sinin iktidarını tasfiye edişinin öcünü almak arzusunun payı var mıdır,-bilemiyorum. Ama bildiğim bir şey var: Kısa ve kestirmeden söylemek gerekirse Tanzimat, bürokratik bir eylemdir, -Bâb-Alî'nin üst düzey memurlarının mârifeti!.. Sultan Abdülmecid'i ölümünün 150. yılında hatırlamak, onun bürokrasinin, köksüz ve temelsiz bir Modernleşme işini sürdüren Reşit Paşa misillû devletlilere karşı olan aczîyetini ve çaresizliğini hatırlamaktır... 'Allah'ım, beni bu Reşid Paşa'nın elinden kurtar! çaresizliğini...

Hilmi Yavuz, Zaman Gazetesi, 27.11.2011

12 Kasım 2011 Cumartesi

Nasyonel Sosyalizm, Faşizm, Kemalizm

Mehmet Barlas yazıyor:

Bu tür davranış bozukluklarının daha çarpıcı olanı ise, Cumhuriyet'in "Tek Parti" döneminin bugüne "Devr-i Saadet" biçiminde sunulması ve o zamanki sosyo-politik modelin bugüne örnek olabileceğinin varsayılmasıdır.

Adalet Bakanı olduğu dönemde Medeni Kanun'u Türkiye'ye getiren (1926) ve bu kanunun gerekçesini yazan, 1930'larda bakanlıktan ayrıldıktan sonra Atatürk'ün emri ile gençliğe "İhtilal'in Hukuk Tarihi"ni üniversitede ders olarak okutan Mahmut Esat Bozkurt'un (1892-1943) bir değerlendirmesini hatırlatalım:

- Zamanımızın bir Alman tarihçisi gerek nasyonal sosyalizmin, gerekse faşizmin Mustafa Kemal rejiminin çok az değiştirilmiş birer şeklinden başka bir şey olmadıklarını söylüyor. Çok doğrudur. Çok doğru bir görüştür. Kemalizm otoriter bir demokrasidir ki, kökleri halktır, Türk milletidir. Piramide benzer; temelleri halk, tepesi yine halktan gelen baştır ki bizde buna şef denilir. Şef otoritesini yine halktan alır. Demokrasi de bundan başka bir şey değildir. ("Atatürk İhtilali", M.E.Bozkurt, Kaynak Yayınları, Sayfa 88 )

Yazan: Mehmet Barlas, Sabah Gazetesi, 06/04/2006


15 Ekim 2011 Cumartesi

28 Şubat'ın Özeti

 28 Şubat’ın “vatanseverleri”, dindarları ezerken tarihimizin en büyük banka vurgunlarını yaptılar.

Soymadıkları banka kalmadı.

Nerdeyse her bankanın yönetim kurulunda bir emekli generalin olması bir tesadüf değildi.

Ahmet Altan, 15.10.2011, Taraf  Gazetesi

1 Ekim 2011 Cumartesi

Türk denizcileri ve denizde namaz





PUSULA İLE KIBLE

Dünya tarihinin en büyük askerlerinden biri olan Prusyalı Mareşal von Moltke (1800-1891), İkinci Sultan Mahmud (saltanatı 1808-1839) tarafından yeni Türk ordusu için öğretmen olarak çağırılan Avrupalı subaylardan biridir. Türkiye’de kaldığı 4 yıl içindeki müşahedelerini, mektuplar halinde büyükçe bir kitapta toplamıştır. Bu kitaptan bir pasaj alıyorum:

“1837’de Kapdân-ı Deryâ Ahmed Fevzi Paşa ile Karadeniz’de, Varna açıklarında, Nusretiyye fırkateyninde idim, 68 toplu, çok büyük ve çok güzel bir harp gemisiydi. Çanaklığa çıkan gemi imamı, müminleri ibadete çağırdı. Vazifesi olmayan herkes, birinci top ambarında toplandı. 40x100 ayak genişliğinde, görülebilecek en güzel gemi salonlarından biriydi. Ancak tavan çok basıktı. Çepeçevre 34 adet 40’lık top dizilmişti. Hayli sayıda tüfek, tabanca, balta, boynuzlu kargı ve başka eşya muntazam şekilde konmuştu.”

MEKKE’YE YÖNELDİLER

“Bir Türk’ü ibadet ederken görmek, daima hoşuma gitmiştir. Kendilerini o derecede ibadete veriyorlardı ki, acaba dönüp bakarlar mı diye arkalarında top patlatmak arzusu duydum. Mümin, ellerini ve ayaklarını yıkadıktan sonra salona geliyor, Mekke tarafına yöneliyordu. Bazı Türk denizcileri, küçük pusula taşırlar ve hançerlerinin başına geçirirler. Deniz üzerinde buna bakıp kıble tayin ediyorlardı. Elleriyle kulaklarını kapadılar.”

“Sonra dudaklarını kıpırdatarak, fakat ses çıkarmadan Kur’an’dan parçalar okudular. Eğilip iki dizleri üzerine çöktüler. Birkaç defa alınlarını zemine değdirdiler. Yerden kalktılar. Ellerini kitap tutuyormuş gibi açtılar. Tekrar yere kapanıp doğruldular. İki ellerini yüzlerine sürdüler. İki taraflarındaki meleklere baş keserek selam verdiler. İbadetlerini tamamladılar.”

EZAN SEMAYA YÜKSELİYOR

İkinci Sultan Mahmud’un yeni Türk donanması için öğretmen olarak getirdiği İngiliz amirali Sir Adolphus Slade, hemen aynı yılda, diğer bir denizde namaz anlatır. Bakalım olgun yaşta bir İngiliz denizcisi namazı nasıl görmüş:

“Kapdan Paşa ile Selimiyye kalyonu üzerinde Karadeniz’e açıldık. Birden Allahü Ekber sesleri yükseldi. Birden fazla yerden ezan okunuyordu ve âdeta deniz üzerinde ufka ve semaya yükseliyordu. Müezzinler filomuzun her gemisinde mizana direklerindeki çanaklıklara tırmanmışlardı. Hayatımda ilk defa olarak deniz üzerinde namaz seyredecektim. Dikkat kesildim. Türk denizcileri, bir yere toplanmadılar. Herkes görevi geminin neresinde ise, orada namaza durdu. Güverte, serilen rengârenk seccadelerle doldu. Namazdan evvel ellerini, yüzlerini, ayaklarını iyice yıkayıp abdest almışlardı. Namazdan sonra Kapdan Paşa, beni yemeğe davet etti.”

Yılmaz Öztuna, 01 Ekim 2011 Cumartesi

30 Temmuz 2011 Cumartesi

Necdet Sevinç’i okuldan niye atmışlar?

Necdet Sevinç’in de 1960 yılında lisedeki kaydını sildiler. Sebep, eğitim sistemimizin ve bazı aydınlarımızın yüz karasıdır: Felsefe öğretmenleri ateist bir adamdı. Dinsizliğini sınıfındaki öğrencilerine de bulaştırmak istiyordu. Necdet Sevinç, öğretmenin bu tavrına şiddetle itiraz etti: “Allah vardır! Burada böyle konuşamazsınız!” dedi. Konu disiplin kuruluna intikâl edince, Necdet Sevinç’i okuldan uzaklaştırdılar.

Yavuz Bülent Bâkiler, 30 Temmuz 2011 Cumartesi, Türkiye Gazetesi

26 Temmuz 2011 Salı

Ermeniler ne istiyor?

Bugünkü (26 Temmuz 2011) gazetelerde şöyle bir haber vardı:

Hürriyet'in haberine göre Ermenistan'da dün düzenlenen Ermeni dili ve edebiyatı yarışmasında öğrencilerden birinin,

"Batı topraklarımızı Ağrı Dağı'yla birlikte geri alabilecek miyiz"

sorusuna cevap veren Sarkisyan,

"Bu sizin neslinize bağlı. Mesela benim nesil üzerine düşen görevi başarıyla yerine getirdi. 90'lı yıllarda vatanımızın parçası Artsah'ı (Karabağ bölgesini) düşmanın elinden kurtardık. Her neslin bir görevi vardır. Siz de ileride bizim gibi görevinizi yerine getirip getirmeyeceğiniz birlik ve beraberliğinize bağlıdır. Biz Ermeni ulusu her zaman Anka kuşu gibi küllerden dirilmeyi başarmışızdır."

http://www.sabah.com.tr/Dunya/2011/07/26/sarkisyandan-sok-sozler-377261850058

Yorum: Ermeni liderlerin bunun gibi ifadeleri okullarda okutulmalı, çocuklara ezberletilmelidir. Ta ki, soykırım yalanı ile Türk düşmanı, ırkçı nesiller yetiştiren Ermenilerin nihai hedeflerini herkes bilsin.

Murat Yazıcı

20 Haziran 2011 Pazartesi

Ermeni Örgütü Prof. Öke'ye Rüşvet Teklif Etmiş

Çocuklarının hastalıklarını anlatan Prof. Mim Kemal Öke, sohbetinin bir yerinde şunları söylüyor:

* Neymiş Alihan’ın hastalığı?
Aort damarı kapalıydı. Tedavi için İngiltere'ye gitmeye karar verdik. Masrafı 1987’nin parasıyla 12 milyon TL’ydi. Nasıl bulacağız parayı? Eşim Neval biriktirdiklerinden 6 milyon çıkardı. Ben ilkokuldan beri topladığım kütüphanemi sattım, sahaf ağlaya ağlaya 2 milyon TL verdi. Bu esnada da ben TRT’de yayınlanan “Duvardaki Kan” dizisini yazıyorum. Ermeni meselesinde vatanı kurtarıyorum. Bir yandan da ASALA’dan tehditler alıyorum, bunu kimse bilmez. Dizinin başlarında Ermeni iddialarına yer veriyoruz. Bunun üzerine Milli Güvenlik Kurulu beni çağırdı.

* Neden?
Vatan hainliğiyle suçladılar. Allah’tan yanımda dizinin devamının kayıtları vardı. Seyrettiler, “Afedersin” dediler. Düşünün, bir yandan devlet beni Ermenici olmakla suçluyor, bir yandan ASALA kapıma kadar geliyor. Çocuk hasta, ameliyat için para arıyorum. MGK’da Saffet Arıkan Bedük vardı, “Sana haksızlık ettik, çocuğun için sana örtülü ödenekten para verelim” dedi. Kenan Evren “Derhal” dedi. Tam kapıdan çıkıyordum. Döndüm, “Asla kabul etmiyorum” dedim, kapıyı vurdum çıktım.


“Sıkıntınız var, 24 milyonluk çekinizi buyrun’ dediler”

* Parayı nasıl buldunuz?
Aynı hafta İstanbul’a döndüm, üniversitedeki odama bir adam geldi. “Sizin bir sıkıntınız olduğunu biliyoruz. Alın size 24 milyonluk çek. Kalanıyla da gezip eğlenirsiniz. Yeter ki Ermeni meselesinde şu ana kadar söylediklerinizi inkar edin. ‘Haksızdım, yanıldım’ deyin”.

* Kimdi bu adam?
Yurtdışındaki Ermeni örgütlerinden birinin temsilcisi. Çek önümde. Evladım hasta. Yalnız olduğumu da biliyorum. Ama “Alın o çeki, cebinize koyun” dedim. “Pişman olmazsınız inşallah” dedi.

Kaynak: Milliyet Gazetesi, 19 Haziran 2011

http://www.milliyet.com.tr/-icimde-bir-his-var-obur-tarafa-nazli-ile-beraber-gidecegiz-/pazar/haberdetayarsiv/19.06.2011/1404012/default.htm

18 Haziran 2011 Cumartesi

İnönü: "Bu millet düşmanınızdır..."

İsmet İnönü CHP Genel Başkanlığı yapmıştır uzun zamanlar. Kendi hatıratında yazıyor: Ulus Gazetesi ki CHP'nin yayın organıydı, 17 Mayıs 1968 tarihli kısmında İnönü kendi ağzıyla şunları söylüyor:

"Kafileyi durdurdum. Subayları bir kenara topladım. İçinde bulunduğumuz vaziyeti bilesiniz. Padişah düşmanınızdır. Yedi düvel düşmanınızdır. Bana bakın, dedim. Kimse işitmesin millet düşmanınızdır..."

İdris Küçükömer'in "Düzenin Yabancılaşması" adlı kitabının 86-87 sayfalarında bu konudan bahsediliyor. Ayrıca... Yalçın Küçük, seçim öncesi Ulusal Kanal'da yaptığı bir konuşmada Hikmet Bila'nın "CHP 1919, 2009" adlı kitabından bu satırları okuyor. İnanmayanlar Youtube'da http://youtu.be/UY5mBfKsB-o adresine tıklayarak kendi kulakları ile dinleyebilir, kendi gözleri ile görebilir. Yalçın Küçük İnönü'nün bu sözlerinin kendilerinin amentüsü olduğunu da söylüyor orada.


Kaynak: Nuh Gönültaş, Bugün Gazetesi, 18 Haziran 2011 Cumartesi

13 Mayıs 2011 Cuma

Tek partili dönemde Türkiye

Aşağıdaki yazı Bugün Gazetesi'nin internet sitesinden alınmıştır:

Yarın 27 yıllık tek parti dönemini sona erdiren 14 Mayıs 1950 seçimlerinin yıl dönümü. 1923'ten beri ülkeyi tek başına idare eden Cumhuriyet Halk Partisi, bu seçimle iktidarı Demokrat Parti'ye devretti, ülkede bayram havası esti. Tek parti döneminde yaşanan sıkıntılar ise hala zihinlerde tazeliğini koruyor. Sivas'ın Şarkışla ilçesinde oturan 74 yaşındaki Hasan Hüseyin Bağcı ile eşi İnayet Bağcı (74) tek partili dönemini anlatırken adeta o günlere gitti, Hasan Bağcı, çektikleri sıkıntıları anlatırken gözyaşlarına hakim olamadı.

"HAYVAN VE BUĞDAYLARI KAÇIRIP SAKLARDIK" Menderes döneminde 30 ay askerlik yapan Hasan Hüseyin Bağcı, "Üzerimizden öyle bir ağırlık, baskı vardı ki Menderes döneminde yeniden doğmuş gibi olduk. Bizlerden alınan öşür vergileri o kadar ağırdı ki harmanımızı kaldırdığımızda buğdayı ölçerlerdi, kendilerininkini alıp giderlerdi. Bize de ne kalırsa. Onu da genelde alamazdık. Bizler de hayvanlarımızı, buğdaylarımızı kaçırıp saklardık, yoksa kışın aç kalırdık." dedi.

"ASKERDEN ÇOK ÇEKTİK, ÇOK DAYAK YEDİK" Babası ve amcasının 2. Dünya Savaşı'na katıldığını söyleyen Bağcı, o dönemde özellikle askerin köylü üzerinde çok baskısı olduğunu vurguladı. "Köye gelirlerdi, başında takkesi olan varsa onu başından alıp yırtarlardı, takanı döverlerdi. Bıçak taşımak bile suç sayılıyordu. Karakola alıp ölesiye dövüp getirip köyün önüne atıyorlardı, kimse sesini çıkartamıyordu. Askerden çok çektik, çok dayak yedik. O zaman okuma yazma yoktu. Tek öğrendiğimiz Kur'an-ı Kerim'di. Onu da 'askerler geliyor' deyince saklardık. Bulduklarında yırtarlardı, yakarlardı. Okuyanları ve okutanları dayaktan geçirirlerdi, aç susuz nezarethanelerde bırakırlardı." diye konuştu.

"ASKER TÜRKÇE EZAN NÖBETİ TUTARDI" Hasan Hüseyin Bağcı, tek parti döneminde ezanın Türkçe okunduğunu, insanların korkudan camiye gidemediğini anlattı. Bağcı, "Cuma günleri jandarma camide nöbet beklerdi ezan Türkçe okunuyor mu diye. Çok sıkıntılar çektik çok." dedi, gözyaşlarına hâkim olamadı. "Rabbim o günleri bize tekrar yaşatmasın." diyerek dua etti.

İNSANLAR AÇLIKTAN OTLA BESLENİYORDU Eşi İnayet Bağcı ise tek parti dönemi hakkında annesinden duyduklarını şöyle anlattı: "Tek pati döneminde ot topladığını, buğdayın olmadığı dönemlerde arpa unu ile otu birleştirip küçük ekmekler yaptıklarını ve sadece o ekmeklerle açlıklarını giderdiklerini bize anlatırdı. Şimdi bolluk zamanı, halimize şükür."

O yılları Erzurum'un ücra köylerinden Taşkesen’de yaşayan Ataullah Taşkesenlioğlu (82), kumaş sıkıntısı çekildiği için kız ve erkek çocuklarının aynı entarileri giydiğini söyledi. Tek parti döneminin baskıları ile yaşadıkları yokluğu sesi titreyerek anlatan Taşkesenlioğlu, jandarma korkusundan ahırlarda gizli gizli Kur'an-ı Kerim okuduklarını anlattı. Köy imamı olan babasının bir gün unutkanlıkla başında kavuk ile camiden çıktığını, eve giderken jandarmalar tarafından yakalanıp 15 gün Hasankale'de hapis yatırıldığını anlattı.

“EKMEĞİ OLAN PARMAKLA GÖSTERİLİRDİ” Yaşlı ve yorgun bedenini dinlendirdiği koyun yününden doldurulmuş yer minderinde oturan Ataullah Teşkesenlioğlu, 1940'lı yıllarda en çok ekmeğin yokluğunu yaşayıp hissettiklerini anlattı. Taşkesenlioğlu, ekmeği olanların parmakla gösterildiğini belirtti. Şimdiki gibi bütün evlerde ekmek bulunmadığını dile getiren Taşkesenlioğlu, şöyle devam etti: "En çok gıda maddelerinden ekmek bulunmazdı. Bir kere ekmek bulundu mu her şey varmış gibiydi. Bal olsa bile ehemmiyeti yoktu, yağ da bulunmazdı. Ekmek bulundu mu herkes o kişiyi parmakla gösterirdi, 'ağa' derlerdi. Köy beylerinde ekmek bulunurdu. Şimdiki gibi her evde yoktu." Günlük yaşamın yoksulluk içinde çok güç ve ağır geçtiğini söyleyen Ataullah Taşkesenlioğlu, ekmeğin karne ile ve çok az dağıtıldığına vurgu yaptı: "Günlük idare zordu. Ekmek hep karne ile satılıyordu. Bir aileye, mesela 8 kişi varsa 4-5 ekmek verilirdi. Gidip kaymakamlıktan ya da mahalle muhtarı veya fırından alınırdı, fazla ekmek yoktu."

“YA VERGİ YA DA YOLDA KAZMA KÜREK İŞİ” Anadolu halkının yokluk ve yoksulluğu iliklerine kadar yaşadığını ifade eden Ataullah Taşkesenlioğlu, özellikle köylerde kara sabana koşacak öküz bulamadıklarını anlattı. İnek, koyun ve keçilerden 'kamçı parası' adı altında vergi alındığını belirten Taşkesenlioğlu, "Hayvanlardan çifte koşulacak koşu öküzü herkeste yoktu. Onun dışında hayvanlardan koyundan, keçiden vergi alınırdı. O kamçı parasına o zaman 'yol parası' derlerdi. O yol parasını vermeyenler en az 20 gün bir ay yol yapımında çalışırdı. Şoseler hep insan gücü, kazma gücü ile yapılırdı. Ya 20 gün çalışacaktın ya da yevmiye verecektin. Koyun parası o zaman bir liraydı. Keçiler 60- 80 kuruştu. Hemen hemen bir keçi vergisiyle bir insanın vergisi de 80 kuruştu. Bir insanın vergisiyle bir keçinin vergisi aynıydı kamçı parası olarak." dedi.

ŞEHRE GİDEN ÖDÜNÇ PALTO İSTERDİ Elbise bulamadığı için bir kız gibi entari giydiği yılları anlatan Taşkesenlioğlu, "Çoğusu bir tane entari giyerdi ortada köy içinde. O zaman biz de köylerde yaşıyorduk. O köy sokaklarında onunla gezerdik. Kızlarla, erkek çocuklarının arasında giyim bakımından fark kalmamıştı. Benim giydiğim entariyi, benim bacım, kardeşim giyerdi. Komşulardan şehre gidenler varsa çocuğun entarisini ister veya babanızın paltosunu isterdi, şehre gidip gelmek için. Birbirlerinin sırtındaki paltoları emanet alıp giderlerdi şehre. Korucuk, Keyvank varlıklı köylerdi. Bu köylerdekiler şapkalarını temin ederdi. Bazen kendileri kalın kumaştan yapar önüne terek koyarlardı şapka biçiminde." diye konuştu.

“SARIK SEBEBİYLE 15 GÜN HAPSE ATTILAR”Ataullah Taşkesenlioğlu, köy imamı olan babasının bir gün cami çıkışında başında unuttuğu kavuğu sebebiyle jandarma tarafından yakalanıp Pasinler'de 20 gün hapis yatmasını hiç unutamıyor. Taşkesenlioğlu, bu olayı şöyle anlattı: "1941, 42. O zaman babam camide namaz kıldırmış dışarı çıkar. Ayağını atar caminin kapısının önüne. Dağ köylerinden gelen iki üç jandarma, o sırada 'hoca, hoca' diye sesleniyor. Babam dönüyor. ‘Bir dakika gelir misin? Haydi düş önümüze Hasankale'ye gideceğiz’. Babam ‘suçum ne’ diyor. Jandarmalar, ‘başındaki kavuk yetmiyor mu suçuna? Babam da diyor ki ‘Camiden çıkınca mihrapta başıma örttüğüm kavuk bu. Namaz kıldırıyordum, mihraba bırakıyordum, dışarı çıkarken başımda unutmuşum dalgınlıkla çıkmışım.’ Babamı bir kavuk yüzünden 15- 20 gün içeri attılar.”

MENDERES DÖNEMİNDE İNSAN OLDUĞUMUZU ANLADIK "Biz ne gördüysek, insanlık, iyilik namına 1950'de gördük. İnsanlık, ilim, irfan varmış. Herkes ilmine, irfanına sahip olmalı. Bunları Menderes zamanında öğrendik. Allah onu rahmetiyle şad eylesin." dedi, seksen iki yaşındaki Taşkesenlioğlu. Türkçe ezan okumaları ve Arapça Kur'an-ı Kerim okumamaları için tek parti döneminde aralarında babasının da bulunduğu köy imamlarına yazılı belge verildiğini belirten Ataullah Taşkesenlioğlu, "Bütün köy imamlarının hepsine bu belge elinizde olacak diye dağıtırlardı. Bu belgeyi okurduk. Belgenin içinde, ‘ben, Arapça ezan okuyacağım, Arapça Kur'an okutmayacağım’ gibi 4- 5 mühim madde vardı. Çoğu bunu bilmezdi o zamanki imamların. Latin harflerini okur yazarlığı yoktu. Babam Kurnuç köyünde imamdı. Kendi öğrencilerinin köyleriydi burası. Kurnuç’ta camide yabancıların olmadığı zamanlarda cami içerisinde müezzin Arapça ezan okurdu. Ardından namazlar kılınırdı." şeklinde konuştu.

GİZLİ GİZLİ KUR'AN OKUNURDU Tek parti döneminde Yüce Yaradan'ın kelamının gizli gizli ahırlarda okunduğunu ifade eden Taşkesenlioğlu, şunları kaydetti: "Kur'an hep gizli okunurdu. Şimdiki gibi çarşı pazarda hoparlörlerden camilerde okunan Kur'an sesleri duyulmazdı. Taziyelere giderdik 'Rızaenlillah fatiha' denir o ölünün ruhuna bağışlanır çıkardık. O zaman biz çocuktuk. Bizim hocamız Hafız Seyfettin Efendi bize Kur'an dersi verirdi. Kur'an dersini hep gizlice yapardık. Köylerde ve şehirlerde hocaefendiler çoluk çocuk cahil kalmasın diye gizli yapalardı. Biz de medresedeyken jandarma bastı. Pencere kenarında bir makat (köylerde içi toprak dolu üzeri tahta döşeli bir nevi kanepe) vardı. Makat üstüne fırladık, Kur'anları dışarı attık. Dışarıda kimse yoktu. Kadınlar peştemallarına bunları doldurarak kaçtılar. Kadının bir tanesi kaçarken ayağı kaydı veya jandarmanın tutması sonucu yere düştü. Peştemalının eteğindeki Kur'anlar yere dökülürken gördüm. Biz içerideydik, camlar kapandı. Jandarmalar geldi hocamıza olmayan hakareti yaptılar, dövme yoktu. Çocuklar, hepimiz orada olduğumuz için her halde jandarmalar yanımızda dövmek istemediler."

1923'ten beri ülkeyi tek başına idare eden Cumhuriyet Halk Partisi, bu seçimle iktidarı Demokrat Parti'ye devretti, ülkede bayram havası esti. Tek parti döneminde yaşanan sıkıntılar ise hala zihinlerde tazeliğini koruyor. Denizli'de Milli Şef İsmet İnönü'nü dönemini yaşayan 85 yaşındaki Mehmet Necip Işık, vatandaşların kendisinin insan olduğunu Adnan Menderes döneminde gördüğünü söyledi. Sena Kablo Yönetim Kurulu Başkanı olan Işık, Babadağ ilçesinde arazi az olduğu için tarlalarının olmadığını ve çok ekmek bulma sıkıntısı çektiklerini ifade etti. Ekmek, gaz ve şekerin karneyle verildiği dönemde şehirden şehre un getirip götürmenin yasak olduğunu hatırlatan Işık, "Herkes memleketinde ne varsa onu yiyecek. Geceleri Uzunpınar köylüleri hayvanlarla un getirir Babadağ'da handa sabaha karşı satarlardı. 20 kilo un 1 liraydı." dedi

YOLDA EKMEĞİN YARISINI YER EVDE DÖVÜLÜRDÜK Çarşıdan karneyle aldıkları ekmekle doymadıklarını belirten Işık, şöyle devam etti: "Yetmezdi. (Kendi yaptıkları ekmekle) takviye eder, öyle idare ederdik. Ekmek önemliydi. Biz üç kardeş karne ekmeği almak için çarşıya giderdik. Karnenin arkasına mühür vurulurdu. Gelirken acıktığımız için yarısını yerdik. Babam evde 'neden ekmeği yediniz?' diye döverdi. Günde kişi başına bir ekmek verilirdi."

"YOL VERGİSİNİ ÖDEYEMEYEN YOLDA ÇALIŞTIRILDI" İnsanların Adnan Menderes döneminde rahatladığını ifade eden Işık, "Menderes geldikten sonra insanlar insan olduğunu gördü. Değer verildiğini gördü. Halk rahat yaşamaya başladı." diye konuştu. Tek parti döneminde her aileden alınan 6 liralık yol parası vergisini ödeyemediği için angarya olarak yollarda çalıştırıldığını anlatan Işık, "Yol parası isterlerdi. Halk ödeyemezdi. Bekçi veya jandarma gelirdi. Yol parasını isterdi, vermezlerse yola götürürlerdi. 6 gün çalıştırırlardı. Günlük bir liraya. 6 lira büyük paraydı. Herkes veremezdi." ifadelerini kullandı

"HOCALARIN EVLERİNİ BASARLARDI" Tek parti döneminde Kur'an'ı Kerim öğreten ve öğrenenlere yapılan baskılardan da söz eden Işık, şunları kaydetti: "Jandarma Kur'an kurslarını, şikayet olmasa bile bilhassa hocaların evlerini basarlardı. Çocukları dağıtırlardı. 'Neden okutuyorsun, yasak olduğunu bilmiyor musun?' Ben Kuran'ı Kerim'i 50 yaşından sonra öğrendim. Bizim küçükler, sonra rahatladığı için onlar öğrendiler. Bizim zamanımızda çok sıkıydı."

Tek partili dönemde çocuk olan 82 yaşındaki araştırmacı yazar Mehmet İhsan Gençcan, 1939 yılından sonra özellikle ibadet yerlerine karşı bir savaş başlatıldığını söyledi. 14 Mayıs 1950'de tek parti dönemine veda eden Türkiye'nin çileli dönemlerini bugün bile hatırlamak istemediğini belirten astsubay emeklisi Gençcan, o dönem Çanakkale'de bulunan bir caminin askerler için konaklama, bir diğerinin de motor tamirhanesi yaptırıldığını kaydetti.

CAMİYİ MATEMATİK ÖĞRETMENİNE SATTILAR Diğer zarar verilen ibadethanenin Dizdar Camisi olduğunu belirten Mehmet İhsan Gençcan, şunları söyledi: "Çanakkale Savaşı sırasında hasar gören ve tadilatı yapılmayan Dizdar Camisi, tek parti döneminde ahır olarak kullanıldı. Minaresi sağlam olan caminin yeri, 1946 yılında satıldı. En enteresan olay ise o dönemde, bugünkü Değirmenlik Sokak dediğimiz yerde çıkan büyük bir yangındı. Sokağın hemen köşesinde Molla Yakup Camisi vardı. Yangında bu caminin küçük bir kısmında hasar oldu. Bunun üzerine cami kapatıldı. Bir süre sonra o camiyi, matematik öğretmeni Gülseren Hanım'a sattılar. Biz 1941 yılında, Kur'ân öğrenmek için camiye gidiyorduk. Daha sonra din dersi almak yasaklandı ve bizi dağıttılar. O dönem hocamız Gökköylü hocaydı. Onun sayesinde derslerde bir hayli ilerlemiştik ama kısmet olmadı. Aynı yıl eğitime son verdikleri Fatih Camisi'ni, 2. Cihan Harbi'nde bol miktarda asker geldiği için konaklama yeri olarak kullanmaya başladılar. Öyle kullanış ki her türlü melanet, pislik yapılıyordu. Mesela cami içinde ateş yakılıp ayakkabılarla giriliyordu. Burası camilik vasfını kaybetmişti. Fatih Camisi, 1950 yılından sonra bugünkü halini aldı."

"İLK EZANI HOCA GÖZYAŞLARI İÇİNDE 15 DAKİKADA ZOR OKUDU" Korkuteli halkının, ezanın yeniden Arapça okunma sevincini bir birine sarılarak gözyaşı içinde kutladığını belirten Ramazan Büyükkeskin, ezan kararıyla Menderes'in Anadolu insanının gönlünde taht kurduğunu kaydetti. Tek parti dönemindeki 18 yıllık ezan yasağının, 16 Haziran 1950 yılında ramazan ayının başlanılmasına bir gün kala kalktığı bilgisini veren Büyükkeskin, minareden 'Allah'u Ekber' sesini duyan halkın cami avlusu etrafında toplanarak gözyaşı döktüğünü kaydetti. Büyükkeskin, "Minarelerde ezan hep 'Tanrı uludur, Tanrı uludur' diye okunuyordu. Menderes, iktidara gelir gelmez ezan 'din dilinde' okunacak dedi. İlk ezanı camiden hoca gözyaşları içinde 15 dakikada zor okudu. Cami etrafına toplanan kalabalığı da ağlattı." dedi.

Çorumlu 77 yaşındaki Bahattin Altıkardeş, tek parti döneminin canlı tanıklarından. Kur'an kurslarının kapatılması, ezanın Türkçe okunması, camilerin buğday ambarı olarak kullanılmasına kadar hemen her şeye şahit olan Bahattin Altıkardeş, o karanlık günleri hatırlamak dahi istemiyor. Tek parti döneminde yaşananları anlatırken gözleri dolan Bahattin Altıkardeş, "O dönemler gerçekten bu milletin yaşadığı en zor dönemlerdi. Ezanı Türkçe okunması, camilerin kapatılması. Bunları kabul etmek çok zordu. Salatü selam dahi Türkçe söyleniyordu. Hatta camiler yıkılıp arazisi vatandaşa satılıyordu. Bir şey vardı o zamanlarda emre itaat diye. Biz de öyle yapmak zorunda kaldık.'' dedi.

JANDARMADAN KAÇARDIK O dönemlerde Çorum'daki 10 kadar ibadet yerinin depo olarak kullanıldığını belirten Altıkardeş, Çorum merkezde bulunan Abdibey Camii'nin buğday ambarı olarak kullanıldığını, bir camininde yıkılarak yerinin vatandaşlara satıldığını söyledi. Kadınların mahalle aralarında Kur'an öğrettiğini söyleyen Altıkardeş, 'Jandarma geliyor, polis geliyor' denildiği zaman kaçtıklarını dile getirdi.

ASKER NE DERSE O OLUYORDU Altıkardeş, "Kur'an kurslarında Arapça kitap bulundurmak yasaktı, büyük cezaları vardı. Kur'an dışında ne yazı ne de kitap bulunduramıyorduk. Zor dönemlerdi. Şimdiki gibi ne özgürlük vardı ne demokrasi. Asker ne derse o oluyordu. Tek parti dönemi Türkiye'nin acı geçmişi. Ben o dönemi yaşayan biri olarak size diyorum ki 'yaşadığınız dönemin değerini bilin, şükredin' ki dininizi yaşayabiliyor ibadet edebiliyorsunuz. Camileriniz kapatılmıyor, ibadetiniz engellenmiyor aksine ibadet edebileceğiniz ortam sağlanmaya çalışılıyor. Camiler yapılıyor iş imkanları veriliyor halinize şükredin.'' diye konuştu.

Bugün Gazetesi, 13 Mayıs 2011

İlave: 31 Aralık 1936 tarihli Akşam Gazetesi:



1 Mayıs 2011 Pazar

Saklanan Ermeni millî sırrı

Erivan’da her yıl 24 Nisan günü tehcîr (zorunlu göç) kurbanları anılır. Bu yıl da cumhurbaşkanı Sarkisyan’ın katıldığı anma töreni yapıldı. 1 milyon Ermeni Osmanlı vatandaşının bin yıldan beri yaşadığı topraklarından güneydeki Arap eyaletlerimize sürülmesine biz Türkler de müteessiriz. Hele sürgün yolunda kafilelerin eski Hamîdiye Kürt alaylarının taarruzuna uğraması, hastalıktan, sefaletten, ulaştırma zorluklarından kırılmasına çok üzülüyoruz.

Selçuklu ve Osmanlı Türkiyesi’nde süper muamele yaptığımız, zenginleştirdiğimiz, devlet görevleri verdiğimiz Ermeniler, nasıl olup da böylesine bir sürgün cezasına çarptırıldı? (bir hâriciye nâzırımız bile Ermeni’dir). Hele Çanakkale’de İngilizler’e, Kafkasya’da Ruslar’a karşı millet ve devletçe ölüm kalım savaşı verdiğimiz 1915’in ilk aylarında?

Bu anma toplantılarında facianın sebepleri de belirtilerek, vurgulanmak gerekmez mi? Bu bilgi karartmasının, tarihçilerden ödleri kopmasının sebebi ne ola?

Sebep, Ruslar’ca silâhlandırılan Ermeni Taşnak ve Hınçak çetelerinin savaş alanlarımıza yayılıp bir kaç yüz bin Müslüman’ı öldürmesidir. Saklanan Ermeni millî sırrı budur. Bu Müslümanlar’ın kim olduğu da bizim yayınlarımızda, millî nezaketimiz gereği fazla belirtilmez. Onda dokuzunun kadın, çocuk, anne karnında bebek olduğunu yazabilirim. Zira genç erkeklerimiz 10 savaş cephemizden birinde idi. Enver, imparatorluğumuzu böylesine bir belâya dûçâr etmişti. Cihan Savaşı’na 9 ordu ile katıldık. Ermeniler’in Anadolu kıyımlarının on binlercesi Türk, Rus, İngiliz, ABD vs resmî arşiv vesikalarında yayınlanmıştır. Gerisi de yayınlanmalı.

Ermeniler’ce tam bir soykırım şeklinde yok edilenlerin büyük bölümünün Kürt olduğunu belirtmem gerekir. Türk vs asıllı Müslümanlar ikinci derecededir.

Yılmaz Öztuna, Türkiye Gazetesi, 28 Nisan 2011

Ermeniler yüz binlerce kişiyi öldürdüler

Ermeniler, erkekleri cephede olan binlerce Kürt ve Türk köyünü bastılar. Yüz binlerce kişiyi öldürdüler. Eyalet merkezlerimizde silâhlı eylemlerde bulundular. Van şehrinde tek canlı Müslüman bırakmadılar. 3. Ordu’muzu arkasından vurdular. Burada yazamayacağım her türlü alçaklığı irtikâb ettiler. Hükûmetimiz, Anadolu Ermenileri’ni savaş alanından uzaklaştırmak için müttefikimiz Almanya’nın tavsiyesiyle daha şenlikli Arap eyaletlerimize sürdü. Tehcîr’de (zorunlu göç) çok zayiat oldu. Bu konuda binlerce Osmanlı arşiv belgesi yayınlandı. Ne yani! Dünyanın en büyük üç devleti ile savaştığımız, Çanakkale’de ölüm kalım mücadelesi verdiğimiz günlerdi. Bu edepsizliklere karşılık vermek, durdurmak, meşru savunma hakkımızdı. Konunun çok uzmanı olan Ziyâ Gökalp, tehcîr’i mukaatele kavramıyla tanımlamıştır. Doğrusu budur. Yani: onlar bizi, biz onları öldürdük...

Yılmaz Öztuna, Türkiye Gazetesi, 21 Nisan 2011

25 Nisan 2011 Pazartesi

Sultan Vahîdeddîn'in Milli Mücadele'ye Yardımı

25 Nisan 2011 tarihli günlük gazetelerde bir İngiliz belgesi hakkında şöyle bir haber okuduk:

Yakın tarihe ışık tutacak bilgilerin yer aldığı ve 90 yıldır İngiltere Devlet Arşivi'nde bulunan Türkiye Raporu orijinal haliyle yayımlandı.

1921'de İstanbul'da bulunan İngiliz Yüksek Komiseri Sir Horace Rumbold'un kaleme aldığı raporda Padişah Vahdettin'in Millî Mücadele'ye açıkça destek verdiği anlatılıyor. İstanbul'daki nazırlardan birinin bu süreçte Millî Mücadele güçlerine silah ve cephane tedarikinde bulunduğu belirtiliyor. Anadolu'ya asker, savaş malzemesi vs. göndermek için İstanbul'da örgütlerin kurulduğuna da dikkat çekiliyor. Ayrıca resmî tarihi sarsıcı şu tespitlere yer veriliyor: "İstanbul hükümeti, Yunanlılarla mücadelede Ankara'dan yana tavır koymuştur..."

Türkiye hakkında ayrıntılı ve çarpıcı bilgiler içeren belgeleri yayımlayan Marmara Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Ali Satan, söz konusu raporların kapsamlı ve soğukkanlı analizler olduğunu belirterek, objektif veriler barındırdığını ve döneme ait bilgilerimizi zenginleştirdiğini dile getiriyor. Raporda resmî tarihi sarsıcı şu ilginç tespitler yer alıyor: "İstanbul hükümeti, Yunanlılarla mücadelede doğal olarak Ankara'dan yana tavır koymuştur... Sadrazam ve Hariciye nazırı, Ankara hükümeti ile doğrudan ilişkilerinin olmadığını söylese de buna inanmak güçtür... İstanbul hükümeti nazırları Ankara'dan bağımsız görünmekle beraber Ankara'nın görüşlerini göz önünde tutuyorlardı." Öte yandan, İngiliz diplomatlar yazdıkları raporda, İtilaf Devletleri'nin Türk-Yunan savaşında tarafsız olduklarını ilan etmelerinden sadece birkaç gün sonra bu karara uymama konusunda anlaştıklarını itiraf ediyor.

Ali Satan, Ankara'nın Milli Mücadele zamanında Müslüman ülkelerden yardım istemesinin İtilaf Devletleri'ni kaygılandırdığının raporlardan anlaşıldığını ve bu durumun raporlara, 'Ankara'nın dış ilişkilerinde panislamist bir etki görülmektedir' diye geçtiğini ifade ediyor. Kitabın, dönem ile ilgilenen herkes için kaynak bir eser olduğuna dikkat çeken Satan, "Raporlarda, azınlıkların durumu, ekonomik ve adlî reformlar, sıhhî hizmetler, gümrükler gibi pek çok konuda bilgiler sunulmakta. Yalnızca siyasî tarih için değil, sosyal tarih ve şehir tarihi araştırmaları için de değerli bir kaynak." diyor.

Dokümanların ortaya koyduğu gerçekler

"Sadrazam ve Harbiye nazırının inkâr etmesini rağmen İstanbul hükümeti, Anadolu direnişini destekliyor, silah ve cephane gönderiyor."

"Ankara'nın dış ilişkilerinde panislamist etki görülmektedir."

"İngiltere Türklerin mukavemetini, direncini görmek istiyor."

"Türkler, Yunanlıların arkasında İngiltere'nin olduğunu bilerek hareket ediyor."


Mehmet Altan'ın yorumu:

Padişah Vahdettin’in Millî Mücadele’ye verdiği desteğin İngiltere Devlet Arşivi belgelerince de doğrulanması, yakın tarihimizin gerçek yüzü ile resmi propagandası arasındaki uçurumu sergilemesi açısından belki de haftanın en çarpıcı haberiydi...

Doksan yıldır İngiltere Devlet Arşivi’nde bulunan 1921’de İstanbul’da bulunan İngiliz Yüksek Komiseri Sir Horace Rumbold’un kaleme aldığı raporda, Padişah Vahdettin’in Millî Mücadele’ye açıkça destek verdiği anlatılıyor, İstanbul’daki nazırlardan birinin bu süreçte Millî Mücadele güçlerine silah ve cephane tedarikinde bulunduğu belirtiliyordu...

Anadolu’ya asker, savaş malzemesi göndermek için İstanbul’da örgütlerin kurulduğuna da dikkat çekiliyordu... Ayrıca resmî tarihi sarsıcı şu tespitlere yer veriliyordu: “İstanbul hükümeti, Yunanlılarla mücadelede Ankara’dan yana tavır koymuştur... Sadrazam ve Hariciye Nazırı, Ankara hükümeti ile doğrudan ilişkilerinin olmadığını söylese de buna inanmak güçtür... İstanbul hükümeti nazırları Ankara’dan bağımsız görünmekle beraber Ankara’nın görüşlerini göz önünde tutuyorlar...”

Resmi tarih ve Kemalist propaganda bize sadece Vahdettin’i hain gibi göstermekle kalmaz, o dönemin süper gücü İngiltere’nin de Kurtuluş Savaşı süresindeki rolünü “yokmuş” varsayar... Ne ki zamana karşı ne yalan, ne de siyasal propaganda başarı kazanabiliyor...
...
Vahdettin’e “hain” damgası vuran Birinci Cumhuriyet propagandasına rağmen Vahdettin’in Mustafa Kemal’e yaptığı yardımlar biliniyordu... Zaten Mustafa Kemal, Vahdettin’in “yaveri” değil miydi? Objektif bir şekilde, resmi propagandanın maktulü olmadan gerçeği araştıranların çoktandır bildiklerini şimdi İngiliz belgeleri de doğruluyor...

Kaynak: Mehmet Altan, 25 Nisan 2011, Star Gazetesi

9 Ocak 2011 Pazar

Halifeler ve Padişahlar Niçin İçkici, Kadın Düşkünü vs. Gösterilir?

Kâdî Ebû Bekr ibn-ül-Arabî rahimehullah (vefatı h.543/m.1149) el-Avâsım mine'l-Kavâsım isimli kitabında "tarihçilerin barut fıçısı gibi ortaya saçtıkları, 'filan halife içki içti, şarkı söyledi, günah işledi ve zina yaptı' gibi sözlerinden" bahsettikten sonra diyor ki:

"İşlenen bu günahlara gelince, günahları işledilerse bile alenî yapmadılar. Halifelerin, bu tür günahları işledikleri nasıl olur da bu türkücülerin ve tarih borazancılarının sözleriyle sabit olur? Zira, bu türkücü ve tarih borazancılarının kasdı, insanların günah işlemesini kolaylaştırmak ve halkın 'halifelerimiz bu tür günahları yapıyorlarsa, bizim yapmamız da yadırganamaz' demelerini sağlamakdır."

Bir sayfa sonra diyor ki:

"Sizlere şunu açıklamak isterim ki, sizler, bir dinar, belki bir dirhemle ilgili olarak aleyhinizde yapılacak şahidliklerde ancak âdil,  şehevî duygu ve hırslarına düşkünlükden beri olan insanların şahidliğini kabul edersiniz. Peki, Selef-i salihinin durumlarıyla ilgili olarak  ve yine çok önceleri yaşayanlar arasında cereyan eden olaylar hakkında, dinde hiç bir rütbesi olmayan kişilerin şahidliklerini nasıl kabul edersiniz? Ya adâleti hiç olmayanların şahidlikleri nasıl kabul edilir?"

el-Avâsım mine'l-Kavâsım, Rağbet Yayınevi, İst. 2009, s. 156.

18 Kasım 2010 Perşembe

Kamalizm

İstihbaratımıza nazaran, Atatürk'ün taşıdığı Kamal adı Arapça bir kelime olmadığı gibi Arapça "Kemal" kelimesinin delalet ettiği manada da değildir. Atatürk'ün muhafaza edilen özadı, Türkçe "ordu ve kale" manası olan Kamal'dır.

İmza: Anadolu Ajansı bülteni, 4 Şubat 1935.

Bütün Avrupa faşizmin cihana getirdiği emniyet ve neşe ile ona doğru atılırken, faşizmin bu suretle sanki pek tehlikeli bir şeymiş gibi görülmesi beni derin düşüncelere sevketti. Faşizm korkulacak bir şey addolunamaz. Bilakis bizim gibi inkılap yapmış ve onu yaşatmaya azmetmiş milletler için faşizmden çıkarılacak düsturlar vardır.

İmza: CHP Dersim milletvekili Feridun Fikri Bey, Yenigün gazetesi, 1923.

Faşizm bir vatan ideali etrafında iktisadi refahı, siyasi ve içtimai ahengi tesis etmeyi düşünür. Biz, faşist milliyetperverliğin dünkü galeyanında hem mazimizi hem istikbalimizi görürüz.

İmza: Hamdullah Suphi Tanrıöver, Türk Yurdu dergisi, 1930.

Rusya'da nasıl komünizm, İtalya'da nasıl faşizm varsa, bizde de Kemalizm olmalıdır.

İmza: Ali Naci Karacan, İnkılap gazetesi, 2 Kanunuevvel 1930.

Kamalizm yalnız yaşamak dinini aşılayan ve bütün prensiplerini ekonomik temeller üzerine kuran bir dindir.

İmza: CHP Edirne milletvekili Şeref Aykut, "Kamalizm-CHP Partisi Programının İzahı" isimli kitap, 1936.

Türk yığınlarının terbiyesi için Moskova'nın yığın terbiyesi metodları, devletçi Türk iktisatçılığı için de faşizmin korporasyon metodları benimsenmelidir.

İmza: Falih Rıfkı Atay, "Faşist Roma, Kemalist Turan" adlı kitabının önsözü, 1931.

Faşist İtalya ile devrimci Türkiye arasındaki dostluk tabiidir.

İmza: Yunus Nadi, Cumhuriyet gazetesi, 22 Mayıs 1932.

Alman başvekili Hitler diyor ki: "Türkiye'de doğan ve parlayan yıldız bize takip edilecek yolu gösterdi. Gazi öyle bir şahsiyettir ki ebediyyen asrımızın en büyük adamlarının en ön safında bulunacaktır. Bu mevki, tarihin ona verdiği bir haktır. Faaliyet gayeleri aynı olan Büyük Türk Milleti ile Alman Milleti arasında sempati çok kuvvetlidir."
 
İmza: Mahmut Soydan, Milliyet gazetesi, 16 Temmuz 1933.

Engin Ardıç, "Kurban kavurması" başlıklı makale, Sabah Gazetesi, 18 Kasım 2010

10 Kasım 2010 Çarşamba

Bir asın bakalım, ne olacak...



Cumhuriyet devrinde ‘Kemalist’ değil, ‘İttihatçı’dır. İzmir Suikasti denilen meş’um hadisesiyle hiç bir ilgisinin olmadığını İsmet Paşa da “Hatıralarım’da anlatır. Fakat bu iğrenç suikast teşebbüsü muhalefet yapabilecek isimlerin ‘temizlenmesi’ için kullanılır. Cavit Bey, korkunç bir haksızlıkla, 26 Ağustos 1926’da idam edildi.

Suçsuzluğundan ve beraat edeceğinden o kadar emindir ki, ancak bir kaç satır yazılmasına izin verilen eşine, çıktığında okumak üzere uzun mektuplar yazmıştır, bu mektuplar, oğlu Şiar’ın önsözüyle Liberte Yayınları tarafından “Zindan’dan Mektuplar” adıyla yayınlanmıştır.

İki yaşındaki oğlu Osman Şiar’a yazdıkları da İletişim yayınları tarafından “Şiar’a Mektuplar” adıyla yayınlandı..

Duygulu, içli, gözyaşlarıyla ve adalet çığlıklarıyla dolu, edebi değeri yüksek mektuplardır.

Cavit Bey’in idamını Takrir-i Sükun döneminin olağanüstü şartlarına bakarak değerlendirmek gerekir. Metin Toker, İsmet Paşayla On Yıl kitabında şöyle yazar:

“İyi bir bilenden işittiğim hikayeyi anlatayım. İzmir suikastinden sonra Maliye Vekili Cavit Bey, Selanikli ve dünyanın sarraflarıyla, mali çevreleriyle ilişkileri sıkı. Bunlar ve Türkiye’deki yakınları bir kampanyaya girişmişler: Cavit Bey idam edilemez, zira Cavit Bey eğer idam edilirse bütün garp alemi, farmasonlar, bankacılar Türkiye’nin aleyhinde cephe alırlar! Propaganda Mustafa Kemal’e kadar aksettirilmiş, Gazi düşünmüş ve şöyle demiş:

“- Bir asın bakalım, ne olacak...”

Taha Akyol, Milliyet Gazetesi, 25 Ekim 2010

Tabutuna haciz konmuştu

Geçen hafta son padişah Sultan Vahideddin’in enkaz üzerine tahta oturduğu ve bu şartlarda Anadolu hareketini başlattığı anlatılmıştı. Padişah, Anadolu’daki mukavemet hareketlerini bir elden sevk ve idare ederek, bunu düşmanlara karşı bir koz olarak ileri sürmeyi ve bu sayede avantajlı bir sulh yapabilmeyi umuyordu.

SULTANAHMED’DE ASACAĞIZ!

Anadolu’da birbiri ardına zafer haberleri geliyordu. Muzaffer Ankara artık başka bir otoritenin altında hareket etmeye niyetli değildi. Malta sürgününden dönen İttihatçılar Anadolu’ya geçerek burada tekrar hâkimiyeti ele geçirmeye başlamıştı. Nihaî zaferin kazanılmasından iki ay sonra Rıza Nur’un saltanatın kaldırılması hakkında Ankara’daki meclise verdiği kanun teklifi reddedildi. Bunun üzerine 1 Kasım 1922 günü Kemal Paşa “Buradakiler bu oldu-bittiyi kabul ederse ne âlâ! Aksi takdirde bu iş yine olacak, ama ihtimal bazı kafalar kesilecektir” meâlindeki tarihî konuşmasını yapınca muhalif mebuslar “Biz hâdiseyi başka açıdan değerlendiriyorduk. Şimdi aydınlandık” dediler. Kanun sadece (1926’da asılan) Lâzistan Mebusu Ziya Hurşid‘in muhalefetiyle kabul edildi.

Padişaha içeriden ve dışarıdan gelen baskılar dayanılmaz bir hâl aldı. Gazetelerde her gün aleyhte ve hakaretâmiz yazılar neşrediliyordu. Kanun-ı Esasî gereğince padişah hükûmet icraatından mes’ul olmadığı hâlde, her kötü işin sebebi olarak görülüyordu. Saraya tehdit mektup ve telgrafları yağıyordu. Nitekim Kırşehir Mebusu Yahya Galip padişaha “İstanbul’a geldiğimizde seni Sultanahmed Meydanında asacağız. Karılarını kızlarını da askerlere vereceğiz” diye telgraf çektiğini yıllar sonra neşredilen hatıralarında itiraf etmiştir. O arada Nureddin Paşa, Ali Kemal Bey’i linç ettirdi; padişaha da böyle yapacağını açıkladı.

Bu esnada Ankara meclisi padişahı vatana hıyânet ile itham eden teklifi kabul etti. Padişah can ve ırzının emniyette olmadığını anladı. Siyasî bir buhrana ve iç savaşa sebep olmak istemedi. Ortalık yatıştıktan sonra tekrar geri dönmek niyetiyle hicrete razı oldu. Sonradan “Yaşamak imkânsız olan yerden hicret, Hazret-i Peygamber’in sünnetidir” diyerek kendisini müdafaa etmiştir. Nihayet saltanatın kaldırılmasından iki hafta kadar sonra, 17 Kasım 1922 Cuma sabahı Malaya adlı İngiliz kruvazörü ile şehri terk etti. O zaman İstanbul işgal altında olup, bunun haricinde bir vasıta ile seyahate çıkmak zaten mümkün olmadığından İngiliz gemisiyle gidişini tenkit etmek yersizdir. Ankara padişahtan kurtulduğuna çok sevindi.

Yanında oğlu ve yakın bendegânıyla Malta’ya çıktıysa da İngilizlerin niyetini anlayarak buradan Mısır ve Hicaz‘a gitti; ama fazla kalamadı. Padişahken yaşadıklarını anlatan iki beyannâme neşretti. Gençliğinde İstanbul’a gelen ve o zamanlar veliahd olan Vahîdeddîn Efendi’den yakın alâka gören İtalya Kralı Vittorio Emanuele vefâ göstererek kendisini İtalya’ya davet etti. Padişah 1923 senesinde San Remo şehrine yerleşti. İçinde düştüğü büyük sıkıntıya rağmen, kendisine bir generalini göndererek, yardımcı olmak ve saraylarından herhangi birini tahsis etmek isteyen Kral’ın teklifini, “Ben bütün Müslümanların ruhanî reisiyim. Peygamber postunda oturuyorum. Bu sıfat, kendi dinimden olmayan bir zâtın teklifini kabulden beni meneder” diyerek kibarca geri çevirmişti.

Padişah memlekete dönmekten artık ümidini kesmişti. Burada acı ve sıkıntı içinde geçen bir sürgün hayatından sonra, 16 Mayıs 1926 günü yatsı namazını müteakip geçirdiği kalp krizinden vefat etti. Cenazesi Şam’a getirilerek Selimiye Câmii hazîresine defnedildi. Vefat haberini, Adana’da bir akşam yemeği sırasında, Roma büyükelçisinin telgrafından öğrenen Reisicumhur Mustafa Kemal’in, “Çok namuslu bir adam öldü. İsteseydi sarayın bütün mücevherlerini götürür ve öyle bir ordu kurup geri dönerdi ki...” demekten kendisini alamadığı söylenir.

YAPARSA O YAPAR!

Sultan Vahîdeddin zeki ve çabuk kavrayışlıydı. Sakin, ciddî ve tedbirli idi. Az konuşurdu. Mütevazı ve iktisatlı bir yaşantısı vardı. Sultan Hamid’in en çok bu kardeşini sevdiği, tahttan indirildikten sonra bir gün: “Vahîdeddin Efendi devleti iyi idare eder. Yaparsa o yapar. Şayet ona da mâni olurlarsa, bizim hâne dağılır, yok olur!” dediği rivayet olunur. Arada Sultan Reşâd olmayıp da, Sultan Hamid’den sonra tahta çıksaydı, belki de İttihatçıların hatalarını önleyecek, felâketlerin önüne geçip, devleti, asrının güçlü devletleri arasına sokacak kudret ve kıymette idi. Babası gibi Nakşî olup, Gümüşhânevi tekkesinden Ömer Ziyâeddin Dağıstanî’nin muhibbiydi. Hatta vefatı üzerine şeyhin bastonunu hatıra olarak almıştır. Eşi az görülebilecek kadar namuslu olduğu, vatanından koparken yanında pek cüz’î şahsî varlığından başka bir şey götürmeyişi, hatta son maaşını da “O ay çalışmadığı” gerekçesiyle hazineye iade edişinden bellidir. Ayrılışının üzerinden henüz 4 yıl geçmeden vefatında esnafa olan borçlarından dolayı tabutu 15 gün haczedilerek cenazesi kaldırılmamış; sağdan soldan toplanan para ile borcu kapatılarak tabut kurtarılmıştır. Yastığı altında parasızlıktan alamadığı ilaç reçeteleri çıktı.

Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci, 10 Kasım 2010

Son Padişah tahtını nasıl kaybetti?

Saltanatın kaldırıldığı tarih 1 Kasım 1922’dir. Böylece 6 küsur asırlık bir devlet maziye gömülüyor, onun mirası üzerinde yeni bir rejim kuruluyordu. Artık bir hükümdar bulunmadığına göre bu rejimin adı cumhuriyet idi. O halde cumhuriyetin ilânı 29 Ekim değil, 1 Kasım demektir. Türk tarihinde bir dönüm noktası olan bu gün tahtını kaybeden hükümdar da tarihin en münakaşalı şahsiyeti hâline gelmiştir.

BİR ENKAZIN ÜZERİNE OTURDU

Sultan Vahîdeddin, Sultan Abdülmecid‘in oğullarının en küçüğüdür. Üç aylıkken annesini ve bir ay sonra da babasını kaybetti. Şehzâde iken, yaveri Mustafa Kemal Paşa ile beraber, Almanya ve Avusturya’ya resmî ziyarette bulundu. İttihatçılara şiddetle muhalifti. Onların memleketi felâkete sürüklediğini görüyordu. Bu sebeple İttihatçı erkânı şehzâdeyi devamlı göz hapsinde tuttular; hatta bir ara ortadan kaldırmaya teşebbüs ettilerse de muvaffak olamadılar. 4 Temmuz 1918’de ağabeyi Sultan Reşad’ın vefatı üzerine tahta çıktı. Osmanlı Devleti’nin son kılıç alayı 31 Ağustos’ta tertiplendi.

Ancak bu sıralarda Cihan Harbi’nin korkunç neticeleri alınmak üzereydi. Suriye cephesinin çökmesi üzerine 30 Ekim 1918’de Mondros Mütârekesi imzalandı. Mağlubiyetin vesikası olan bu mütârekeyi imzalayan Rauf Bey (Orbay) ve diğer delegeler saraya arz-ı tazimat için geldiklerinde, padişah kendilerini kabul etmedi. Memleketi harbe sokan İttihatçı reisleri mütârekeden hemen sonra yurt dışına kaçtılar. Sultan Vahîdeddin’in elinde ancak düşmana teslim olmuş ve milletin sefalet içine düştüğü bir ülkeyi idare etmek kaldı.

PAŞA! DEVLETİ KURTARABİLİRSİN!

8 Şubat 1919 tarihinden itibaren düşman askerleri memleketi işgale başladı. Fiilen işgal altındaki İstanbul’dan vatanın kurtarılamayacağını anlayan padişah, bir kısım yakınlarının “Dünyaya karşı harb edilemez!” sözüne aldırmayarak Anadolu’da teşkilat kurmak üzere bir başkumandan göndermeyi kararlaştırdı. İttihatçı muhalifi üst rütbeli Palabıyık Ziyâ Paşa ve Çerkes Ferid Paşa buna dair teklifi özür dileyerek reddetti. Bir ara kendisi Anadolu’ya geçmeyi düşündüyse de, İngilizlerin, “Eğer Anadolu’ya geçersen İstanbul’u Yunanlılara işgal ettirir, taş üstünde taş bırakmayız” tehdidi üzerine vazgeçti.

İngilizler, mütârekenin tatbikini yerinde teftiş etmek üzere Anadolu’ya bir müfettiş gönderilmesini istediler. Padişah bunu fırsat bilerek, İttihatçılarla arası açılmış bulunan ve kendisine gösterdiği sâdıkâne ve mültefit tavrıyla öne çıkan yaveri Mustafa Kemal Paşa’yı saraya çağırdı. Paşa, İttihatçı aleyhtarlığı sebebiyle İngilizlerin kabul edebileceği nâdir isimlerdendi. Üstelik bu vazifeye uygun üst bir rütbedeydi. Nutuk’ta anlatıldığına göre kendisine, “Paşa, paşa! Şimdiye kadar devlete çok hizmet ettiniz. Asıl şimdi yapacağınız hizmet hepsinden mühim olabilir. Devleti kurtarabilirsiniz” dedikten sonra, 9. Ordu Müfettişi olarak, fevkalâde geniş salâhiyet ve malî imkânlarla Anadolu’ya gönderdi. Vazife yazısını Sadrâzam Ferid Paşa’nın imzaladığı Mustafa Kemal Paşa, 19 Mayıs 1919’da İngiliz işgali altındaki Samsun’a çıktı. Vatanseverlerin tertiplediği kongrelere delege olarak katıldıktan sonra Ankara’ya gelerek burada bir meclis topladı ve geçici bir hükûmet kurdu. Burada İstanbul hükûmetiyle iş birliği içinde çalıştı ve meclisin bütün gayesinin padişahı fiilî esaretten kurtarmak olduğunu her fırsatta deklare etti.

İNGİLTERE’NİN YEGÂNE MAKSADI

Padişah bundan sonra İstanbul’daki işgal kuvvetlerini oyalamak ve Anadolu’daki mücadeleyi gözden uzak tutmak için türlü siyasî gayretler içine girdi. El altından milleti teşvik ederek Anadolu’ya silah, mühimmat ve subay yolladı. Mektepler, mescidler yollama memurluğu hâline geldi. İstanbul câmilerinde zafer müyesser olması için Kur’an-ı kerîm ve mevlidler okutturdu. Bunları görüp sarayı sıkıştıran işgal kuvvetlerine, “Benim haberim yok. Bunları önleyeceğim” diyordu. Hatta onları inandırmak için Kuvvâ-yı İnzibâtiye’yi kurdu. Bu kuvvetlere el altından Anadolu’daki harekete katılma emri verildi. İzzet, Ali Rızâ, Sâlih, Tevfik Paşa gibi Anadolu hareketini açıkça destekleyen sadrâzamlar vazifelendirildi. Zaman zaman İngiliz baskısını tolere edebilmek üzere Damat Ferid Paşa gibi İngiltere’ye yakın bir diplomatı sadrâzam yapmak mecburiyetinde kaldı.

İstanbul’da toplanan Osmanlı Meclis-i Meb’usânı, vatanın her ne şekilde olursa olsun müdafaasına dair meşhur Misak-ı Millî’yi kabul edince, İtilâf Devletleri meclisi dağıttı. Padişah, şahsını korumak için bırakılan 700 kişilik maiyyet-i seniyye kıt’asını Ayasofya etrafında mevzilendirip câmiye çan takmak isteyenlere ateş emrini verdi. 11 Mayıs 1920’de paraf edilen Sevr Muâhedesi’ni bütün baskılara rağmen imzalamadı. Böylece karşı devlet reisleri de imzalamadı ve anlaşma hükümsüz kaldı. Bu arada dünyanın çeşitli beldelerinde yaşayan Müslümanlar, bilhassa Rusya ve Hindistan Müslümanları, halifeye olan hürmetleri sebebiyle Anadolu’daki mücâdele için aralarında külliyetli yardım toplayıp gönderdiler. Fakat İngiltere de halifeliği kaldırarak Müslüman halkın yaşadığı sömürgelerindeki nüfuzunu kırabilmek için padişah aleyhine çalışmaktan geri kalmıyordu.

Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci, 3 Kasım 2010

14 Eylül 2010 Salı

Vahdettin Atatürk'e kaç para verdi?

http://arsiv.sabah.com.tr/2005/07/23/altan.html




Önümde 13 Haziran 1995 tarihli Sabah gazetesinin 26. sayfasının fotokopisi var. Sayfanın manşeti "Vahdettin hain değildi"...

O tarihlerde Sabah'ta çalışan Nuriye Akman, 11 ila 14 Haziran 1995 tarihlerinde "Milli Mücadelenin iki yüzü" başlıklı birkaç günlük bir röportaj yayınlıyor. Röportajın konukları "damarlarımı kesseniz Atatürk diye akar" diyen Cemal Kutay ile gene "sıkı Atatürkçü" İsmet Bozdağ... İki Atatürkçü Kurtuluş Savaşı'nı, Vahdettin'i, 19 Mayıs'ı, Nutuk'u çok farklı değerlendiriyor.

Ben o tarihlerde de bu değerlendirmelerin üzerinde uzun uzun durmuştum. Sonra da o yorumları "Birinci Cumhuriyet Üzerine Notlar" adlı kitaba aldım.

Nuriye Akman Cemal Kutay'a soruyor:

"Siz bugün Vahdettin'i vatan haini kategorisine sokmuyorsunuz?"

Kutay cevap veriyor: "Elbette hain değildi. Dünyanın en namuslu adamlarından biriydi. Ölürken yastığının altından parasızlıktan alamadığı ilaçlarının reçeteleri çıktı. Bunu Tarık Mümtaz Göztepe anlatıyor. Ve cenazesini rehin ettiler San Remo'da. Akrabaları, arkadaşları cenazeyi kaçırdılar da gömüldü. Bunlar hakkında hüküm verebilmek için önce bilgili olmak lazım. Bakın Hazine-i Hassa Reisi Refik Bey'i çağırıp sayım yaptırdı gitmeden evvel. Nuriye Hanım, oradan kaşıkçı elmasını alıp gidebilirdi. Hakkıydı, ailesinin çünkü. Kesinlikle bunlar namusu müseccem.

Daha sonra şöyle devam ediyor: "Kafanız hiç karışmasın devrimlerin kaderi budur. Evet, Atatürk, Vahdettin'e 'vatan haini' dedi ama bence hata etti. Ama o günkü şartlara göre onu demesi aşağı yukarı bir çaresiz savunmaydı. Atatürk, Cevat Üstün isimli bir büyükelçinin İkinci Viyana Muhasarası kitabının yeniden tetkikini Türk Tarih Kurumu ilk başkanı Tevfik Bıyıklıoğlu'ndan istemiş. Çünkü Üstün'ün gördükleri ile herkesin zannettikleri arasında bir aykırılık bulmuş. Bu vesileyle 'Ben de Milli Mücadele'de sarayın hareketini o günün şartlarına göre değerlendirdim ama şimdi elbette başka düşünüyorum' demiş."

Son Padişah Vahdettin'in Atatürk'ü Samsun'a göndermeden kendisine ne kadar para verdiği de, gene bu röportajda gündeme geliyor.

Kutay'ın cevabı şu:

"25 bin altın. O zaman bu parayla İstanbul'un onda biri satın alınırdı. Ben bunu Demokrat Parti milletvekili olan hukukçu Celal Fuat Türkgeldi'nin babası Mabeyn Başkatibi olan Ali Fuat Türkgeldi'den dinledim."

İsmet Bozdağ da, Atatürk'e kırk bin altın değerinde para verildiğini Abdülhamit'in kızı Şadiye Sultan'dan dinlediğini belirtir. Üstelik bu kırk bin altını Vahdettin'in çiftliğini ve atlarını satarak temin ettiğini söyler.

İki Atatürkçü "para verildiğinde" birleşirler ama miktarı ve kaynağı hususunda farklı noktada dururlar.

İsmet Bozdağ, röportaj sırasında Atatürk'ün "Vahdettin'in yaveri" olduğunu, Erzurum Kongresi'ne "Hazret-i Şehriyari kordonlarıyla" geldiğini, Samsun'a doğru yola çıkmadan bir gün önce "sarayda padişahla yemek yediğini", ertesi sabah da "içeriği net olarak söylenmeyen" görevin kendisine verildiğini hatırlatır. Ayrıca Mustafa Kemal'e "gizli" görevinde tanınan yetkilerin tarih içinde yalnızca Köprülü Mehmet Paşa'ya tanındığını çünkü Mustafa Kemal'in Samsun'a yolculuğunda sadece askeri değil sivil müesseselerin de emrine verildiğini vurgular.

Cemal Kutay bu çarpıtmaların doğuşunu Nutuk'a yaklaşımda bulur. Şu açıklamayı yapar "İlk yapılacak şey, Nutuk'un bir tarih olmadığını açıkça ortaya koymak. Yani Nutuk'a isnat ederek bir hadisenin tek başına Nutuk'un çerçevesi içinde izahı mümkün olmadığı kabul edilmelidir.

...Mustafa Kemal ne yazık ki kendi nutkunda Milli Mücadele'nin kuruluşunu hakiki olarak anlatmamıştır."

İsmet Bozdağ da aynı fikirdedir:

"Mustafa Kemal tarihi doğru anlatmıyor, yani hepsini anlatmıyor, bir parçayı vermiş üst tarafı karanlık."

Bunlar Atatürkçülerin tam on yıl önceki yaklaşımları... O gün Türkiye kulağının üzerine yatmıştı. Şimdi bu tartışmalar yeniden alevlendi.

Bakalım "siyasal propagandaya" dayalı olmayan gerçek ve objektif bir tarih yorumumuz ne zaman gündeme gelecek?
 
Mehmet Altan
23 Temmuz 2005, Sabah Gazetesi

19 Ağustos 2010 Perşembe

Dersim'i Kim Yaptı?



















Aşağıdaki haber Radikal Gazetesi'nin web sitesinden kopyalanmıştır:

19/08/2010 14:51

Hak ve Eşitlik Partisi (HEPAR) Genel Başkanı Osman Pamukoğlu, Dersim isyanı sırasında Atatürk'ün hayatta olduğunu ve isyanın bastırılması emrini de Atatürk'ün verdiğini söyledi:

"...Hiç uzatmanın gereği yok. Dersim birkaç kere ayaklanma teşebbüsünde bulundu. Atatürk sağdı, her şeyi yaptıran Atatürk’tü. O kadar Atatürk’tür ki Trabzon’da Atatürk’ün kaldığı bir ev var. O evde Atatürk bu Dersim isyanında Karadeniz bölgesindeydi, bizzat haritaya kırmızı ve mavi, kendisi işaretlemiştir. Bizim kuvvetlerimiz ve isyancıların kuvvetleri diye. Kendi el yazısı ve farklı askeri şekiller çizmiş, oklar çizmiş ve harekatın nasıl yapılacağını ve ortadan kaldırılacağını bizzat kendisi eli ile yazmış ve şekillendirmiştir. Harita Trabzon’dadır. Hatta doğuda görevliyken, isyanlarda bulunan çok yaşlı bir Kürt vatandaş ile sohbet ettim. O isyanları bana anlattı. Söylediği söz, ‘Mustafa Kemal Paşa başımıza taş yağdırdı’. İsyanları devletler nasıl bastırdıysa, Atatürk te öyle bastırdı. Bundan sonra olacaksa yine aynı şekilde bastırılacaktır"...

Kaynak: Radikal Gazetesi web sitesi, 19 Ağustos 2010

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&ArticleID=1014471&Date=19.08.2010&CategoryID=78




























Aşağıdaki resmi @MustafaEkkin'den aldım:



24 Temmuz 2010 Cumartesi

Osmanlı’da terk edilmiş bir tek çocuk dahi yoktu

Osmanlı döneminde çocukların eğitimine büyük önem verilir, okula başlayacak çocuklar için Amin Alayı düzenlenirdi.

Osmanlı Türkiye’sinde çocuk, son derecede şefkate lâyık bir varlıktı. Disiplin, terbiye, belirli gelenekler ve kurallar içinde yetiştirilir, asla dövülmezdi. Zira dövülecek bir şey yaptığı nadirdi. Anne ve babası başta bütün büyüklerine saygı gösterirdi.

Okulda dayak nadirdi. Ağırca suçlar için sınıf önünde değnek vurulurdu ki diğer çocuklar ibret alsın. Okul disiplini, her derecede öğrenimde, bugünkü ile kıyaslanmayacak derecede sıkı idi. Bütün dünyada öyle idi. İngiltere’de öğrencilerin resmen -terbiye ve disiplin amacıyla- değnekle dövülmesi -en son soylu okullarında olmak üzere- daha ancak çeyrek yüzyıl önce kaldırıldı.

Çocuğu ebe doğurturdu. Ancak ebenin doğumun müşkül olacağını bildirmesi hâlinde, sultanlar (Osmanlı hânedanı prensesleri) gibi önemli hanımlar için hekim getirtilirdi. 19. asır sonlarında tek tük İstanbul’un ileri gelen ailelerinin doğumda doktor getirttikleri görüldü. Ama 1930’da İstanbul’da bile nadirdi. 1940’larda İstanbul’da ebenin doğurtması çok azalmaya başladı.

Ebeyi, diğer ebeler, yanlarında yardımcı hizmeti vererek yetiştirirlerdi. 1861’de yasaklandı. Bu tarihte Müslüman, Hristiyan, Mûsevî ebelik yapacak bütün hanımlardan Mekteb-i Tıbbiye’de sınav geçirerek ebelik ruhsatı alması şartı konuldu. Bu kuralın ancak büyük şehirlerimizde uygulanabildiği açıktır.

Doğumun 3. günü aile toplanır, yakınlar çağırılırdı. Baba, bebeği kucağına alır, kulağına hafif sesle üç defa ezan okur, üç defa çocuğun adını söylerdi. Sonra konuklar ağırlanırdı.

YETİMLERE DEVLET BAKARDI

Türk toplumunda piç derdi yoktu. Zira zinâ yoktu. Terk edilmiş çocuk yoktu. Yetimler mutlak devlet himayesinde idi. Bu hususta Türk toplumu, Avrupa toplumundan asırlarca ileridedir. Yakın zamanlara kadar Batı toplumunda gayri meşru ve terk edilmiş çocuklar, büyük sosyal âfetlerden biri idi. Meselâ 1815’te Fransa’da hükûmet, 82.000 terk edilmiş, sahipsiz çocuk tesbit etti, bu rakam 1830’da 118.000’e yükseldi, sonraki yıllarda daha da arttı. (Schoelcher, Esclavage et Colonisation, Paris Üniversitesi, 1943, s.62, not 2)

Sosyal faciayı daha iyi anlamak için, şunları hatırlamak yeter: Fransa nüfusu 1815’te 29.3 ve 1830’da 32 milyondu (Avrupa’da o devirde Avrupa topraklarındaki nüfus bakımından 1.) Demek aşağı yukarı her 300 nüfustan biri, terk edilmiş çocuktu. Bunu yalnız çocuk nüfusuna oranlarsak, çıkan sonuç korkutucudur. İngiltere’de durum, -Dickens’ın romanlarından anlaşılacağı gibi- daha kötü idi. Fransa ile İngiltere’nin o yıllarda dünyanın en kalkınmış ülkeleri sayıldığını da hatırlıyorum.

Terk edilmiş, daha doğrusu savaşlar ve düşman istilâsı dolayısıyla kimsesiz kalmış çocuklar meselesi, ilk defa 1913’te, Balkan Savaşı’nda yenilmemiz üzerine yepyeni bir problem şeklinde ortaya çıktı. 1918’de problemin boyutları büyüdü. 1922’de çok büyüdü. Babası şehid olan, anası ölen binlerce çocuk himayesiz, yersiz yurtsuz kaldı. Gene Birinci Cihan Savaşı’nda Türk çocuğunun karakteri de değişmeye başladı.

Yılmaz Öztuna,
Türkiye Gazetesi, 24 Temmuz 2010 Cumartesi

29 Mayıs 2010 Cumartesi

Tesalya Harbi'ni bilir misiniz?

Son zafer Yunan Harbi


TÜRKÜ BİLE YAKILDI

Osmanlı Devleti’nin kazandığı son zafer 1313 (1897) tarihli Yunan Harbi’dir. Bu harb vesilesiyle yakılan meşhur Dömeke Türküsü bile Çanakkale’ye mâl edilir.

24 SAATTE GEÇTİLER

Yunanlıların Girit’e taarruzu üzerine kopan harbde Osmanlı ordusu, otoritelerin “6 ayda geçilemez” dediği Termofil geçidini 24 saatte geçip Atina önüne gelmişti

Sakarya ve Dumlupınar bir yana bırakılacak olursa, Osmanlı Devleti’nin kazandığı son harb, 1313 (1897) tarihli Yunan Harbi’dir. Tesalya Harbi adı da verilen bu harbden kimsenin fazla haberi yoktur. Mekteplerde bahsedilmez. Merasimi yapılmaz. Bu harb vesilesiyle yakılan meşhur Dömeke Türküsü bile Çanakkale’ye mâl edilir. Sebebi çok basit; bu harbi Sultan Hamid kazanmıştır da ondan... Sadece Yunan Harbi mi, Niğbolu, Mohaç, Preveze, hatta Malazgirt bile unutulmuştur. Bilmeyen Türk tarihini Çanakkale’den ibaret zannedecek. Halbuki Çanakkale büyük bir harb içinde lokal bir savunma muharebesidir. Mağlubiyeti engelleyememiş; hatta harbi geciktirerek kaybın faturasının ağır olmasında rol oynamıştır. Son zamanlarda sürekli ön plana çıkarılmasının sebebi, iktidarlarını resmen kaybedeli 100 yıl geçmesine rağmen, bazılarının şahsında hâlâ varlığını sürdürmeye çalışan İttihatçı zihniyete sunî bir şeref pâyesi kazandırmak arzusudur. 250 bin kayıp verilen, en güzide vatan evlâtlarının toprağa düştüğü bir zafer! “Çanakkale’de destanlar yazdığı” için milletin Enver Paşa ve arkadaşlarına borçlu olduğuna inananlar bile vardır. Herkes bunların bütün bu belâları milletin başına açıp, sonra da “Tavşana kaç! Tazıya tut!” hesabı belâyı savmak için biraz uğraşarak kahraman kesildiklerini bilmez değil ki...

Kaynak: Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci, Türkiye Gazetesi, 26 Mayıs 2010

Not: Yazının tamamı için bkz.
http://www.turkiyegazetesi.com/makaledetay.aspx?ID=448825

23 Mayıs 2010 Pazar

Hocalı Katliamı

DİRİ DİRİ YAKTILAR

Bundan tam 18 yıl önce... Hocalı katliamı, Karabağ Savaşı sırasında 25 Şubat 1992 tarihinde Azerbaycan’ın Dağlık Karabağ bölgesindeki Hocalı kasabası, Ermeniler tarafından gerçekleştirilen insanlık dışı bir vahşet olarak tarihe geçti. Uluslarası gözlemcilerin raporuna göre katliam, 366. Rus Motorize Piyade Alayı’nın desteğindeki Ermeni silahlı kuvvetleri tarafından gerçekleştirildi. İnsan Hakları İzleme Örgütü, Hocalı Katliamını Dağlık Karabağ’ın işgalinden bu yana cereyan eden en kapsamlı sivil kırımı olarak gösterdi. Saldırıda 2 bin 605 aileden ibaret 11 bin 356 kişinin yaşadığı Hocalı kasabası tamamıyla yok edildi. Ermeniler, 25 Şubatı 26 Şubata bağlayan gece bölgedeki giriş ve çıkışları kapadı. Hocalı’da sivil, kadın, çocuk, yaşlı ayırımı yapmadan Azeri resmî rakamlarına göre 613 kişiyi katletti. Katledilenlerin 83’ü çocuk, 106’sı kadın ve 70’ten fazlası ise yaşlıydı. Bu katliamdan toplam 487 kişi ağır yaralı olarak kurtuldu. 1275 kişi rehin alındı. 150 kişinin ise kaybolduğu belirtildi. Cesetler üzerinde yapılan incelemelerde birçoğunun yakıldığı, gözlerinin oyulduğu, kulakları, burunları ve kafaları ile vücutlarının çeşitli uzuvlarının kesildiği görüldü. Aynı vahşetten hamile kadınlar ve çocuklar bile nasibini aldı.

BİR ÇIĞLIK İŞİTTİM

Vahşeti yaşayan ve sonra Beyrut’a yerleşen Ermeni gazeteci Daud Kheyriyan, For the Sake of Cross (Haçın Hatırı İçin) adlı kitabında anlattığı şu olay ise tüyler ürpertiyor: “...Gaflan denen ve ölülerin yakılmasıyla görevli Ermeni grup, Hocalı’nın 1 kilometre batısında bir yere 2 Mart günü 100 Azeri ölüsünü getirip yığdı. Son kamyonda 10 yaşında bir kız çocuğu gördüm. Başından ve elinden yaralıydı. Yüzü morarmıştı. Soğuğa, açlığa ve yaralarına rağmen hâlâ yaşıyordu. Çok az nefes alabiliyordu. Gözlerini ölüm korkusu sarmıştı. O sırada Tigranyan isimli bir asker onu tuttuğu gibi öteki cesetlerin üstüne fırlattı. Sonra tüm cesetleri yaktılar. Bana sanki yanmakta olan ölü bedenler arasından bir çığlık işittim gibi geldi. Yapabileceğim bir şey yoktu. Ben Şuşa’ya döndüm. Onlar Haç’ın hatırı için savaşa devam ettiler.”

http://www.turkiyegazetesi.com/makaledetay.aspx?ID=448426

Kaynak: Osman SAĞIRLI, Türkiye Gazetesi, 23 Mayıs 2010

9 Mayıs 2010 Pazar

Camileri parti binası bile yapmışlardı

Camiler, tek parti döneminde kapatılmış, depo yapılmış, yıkılmış, kiraya verilmiş, parti binası ve spor kulübü lokali bile yapılmıştı

1966 yılında, İsmet Paşa muhalefet lideriyken, kendi döneminde camilerin kapatılmadığını iddia edince, dönemin önde gelen gazetecilerinden Mehmed Şevket Eygi, Yeni İstiklal Gazetesi'nde vatandaşlara bir çağrıda bulunarak "CHP döneminde yıkılan, satılan, kiraya verilen, depo ve müze yapılan camiler hakkında resim, yazı ve bilgi" göndermelerini istemişti. Gelen yazı ve resimlerin bir kısmı Yeni İstiklal Gazetesi'nde yayınlandı. 2003 yılında ise bu mesele Mehmed Şevket Eygi tarafından "Yakın Tarihimizde Câmi Kıyımı" adıyla kitaplaştırıldı. Kitabın başlığının altında ise "Kapatılan, satılan, yıkılan, kiraya verilen, depo yapılan, CHP ocağı, saz ve içki evi, spor kulübü lokali haline getirilen, müzeye dönüştürülen binlerce mâbedin hazin hikayesi" şeklinde bir ibare vardır. Bu kitap, Türk tarihinin bu en acı hadisesini teferruatlı olarak anlatır.

CAMİ KAPATMAK İÇİN KANUN

15 Kasım 1935'te "Cami ve mescitlerin tasnifine ve tasnif harici kalacak cami ve mescit hademesine verilecek muhasasat (maaş, ödenek) hakkında" bir kanun çıkarıldı. 2845 numaralı kanunda "Tasnif harici tutulan cami ve mescitler usul ve mevzuata göre kendilerinden başkaca istifade edilmek üzere kapatılır" hükmü vardı. Bu tarihten sonra yüzlerce cami kapatıldı, depo yapıldı, satıldı, yıktırıldı, parti binası bile yapıldı.

Anadolu'nun birçok yerinde yüreği parçalanan vatandaşlarımız birleşerek yapılış amacı dışında kullanılan cami ve mescitleri satın alıp, tekrar ibadethaneye dönüştürmeye çalıştılar. Tokat'ta Kâbe Mescit isimli ibadethane 1940'lı yıllarda kiraya verilerek, tuz deposuna dönüştürülmüştü. 1949'da satışa çıkarılınca dört Tokatlı burayı satın alıp, tekrar ibadethaneye dönüştürdü. 4 Ocak 1967 tarihinde Yeni İstiklal Gazetesi'ne gönderilen bir mektupta Tokat'ta 33 cami ve mescitin yıktırıldığı ve bir kısmının arsasının satıldığı ifade edilmişti.

MESCİT PARTİ BİNASI OLDU

Anadolu Hisarı Barutçular Sokak'ta bulunan Göksu Mesciti (Mihrişah Valide Mesciti) Mihri Şah Sultan tarafından yaptırılmış, İkinci Mahmud tarafından yenilenmişti. Göksu Mesciti ibadethanelikten çıkarılarak, CHP Ocağı yapıldığı gibi, üzerine de partinin simgesi altı ok konulmuştu. Çok partili dönemde Göksu Mesciti tekrar ibadethaneye dönüştürüldü.

KONYA'DA DEPO YAPILAN CAMİLER

Şevket Eygi'ye mektup gönderen Mevlüt Çınar, Konya'daki durumu şöyle ifade etmişti:

İnönü istibdadı zamanında Konya'daki ibadethanelerin durumu şöyledir:

1- Sultan Alaaaddin Camii: Depo oldu; 2- İplikçi Camii: Müze oldu; 3- Kışla Camii: Depo oldu; 4- Battallar Camii: Depo oldu; 5- Paşa Camii: Depo oldu; 6- Cıvıllıoğlu Camii: Depo oldu; 7- Kapu Camii: Depo oldu; 8- Sultan Selim Camii: Depo oldu; 9- Sahibata Camii: Depo oldu; 10- Sadreddin Konevi Camii: Depo oldu; 11- İnce Minareli Camii: Depo ve Müze oldu; 12- Havacı Camii: Depo oldu; 13- Karadayı Camii: Depo oldu.

Mehmed Şevket Eygi, Câmi Kıyımı, s. 38-39.

Kaynak: Erhan Afyoncu, Bugün Gazetesi, 9 Mayıs 2010 Pazar

4 Mayıs 2010 Salı

İnönü-Hitler Benzetmesinin Hatırlattığı

Mehmet Barlas bir makalesinde şöyle yazmıştı:

Adalet Bakanı olduğu dönemde Medeni Kanun'u Türkiye'ye getiren (1926) ve bu kanunun gerekçesini yazan, 1930'larda bakanlıktan ayrıldıktan sonra Atatürk'ün emri ile gençliğe "İhtilal'in Hukuk Tarihi"ni üniversitede ders olarak okutan Mahmut Esat Bozkurt'un (1892-1943) bir değerlendirmesini hatırlatalım:

- Zamanımızın bir Alman tarihçisi gerek nasyonal sosyalizmin, gerekse faşizmin Mustafa Kemal rejiminin çok az değiştirilmiş birer şeklinden başka bir şey olmadıklarını söylüyor. Çok doğrudur. Çok doğru bir görüştür. Kemalizm otoriter bir demokrasidir ki, kökleri halktır, Türk milletidir. Piramide benzer; temelleri halk, tepesi yine halktan gelen baştır ki bizde buna şef denilir. Şef otoritesini yine halktan alır. Demokrasi de bundan başka bir şey değildir. ("Atatürk İhtilali", M.E.Bozkurt, Kaynak Yayınları, Sayfa 88)

Kaynak: Sabah Gazetesi, 06/04/2006

Vakit Gazetesi bugün şu resmi neşretmiş:



Kendisini Hitler’e benzeten Baykal’a cevap veren Erdoğan’ın; “Böyle bir siyasî figür arıyorsanız, eski genel başkanınızın fotoğrafına bakın... Onun, Hitlervari bıyıklarının altından size gülümsediğini göreceksiniz” sözleri, Hitler ile İnönü arasındaki benzerlikleri hatırlattı.

Kaynak: Vakit Gazetesi internet sitesi, 4 Mayıs 2010

Bu konuyla ilgili bir yazısında İnönü'yü müdafaa etmeye çalışan Fatih Altaylı, şu bilgiyi yazıvermiş:

O günlerde Cumhuriyet Gazetesi Hitler’in fikirlerini savunuyor, faşist bir çizgide yayın yapıyordu.

Kaynak: Fatih Altaylı, Habertürk, 05 Mayıs 2010

Engin Ardıç şöyle yazmış:

Cumhuriyet gazetesi eskiden "tarihten yapraklar" gibilerden küçük bir köşe yapardı, "kırk yıl önceki Cumhuriyet'ten" diye bir şey... Gazetenin eski haber ve yazılarından küçük örnekler... Uzun zamandır okumayı bıraktığım için, şimdi de var mı bilemeyeceğim. Fakat ne hikmetse, o kırk yıl önce muhabbeti tam da İkinci Dünya Savaşı'nın başına gelince kesilir, hooop, yine gazetenin çıkışına, 1924 yılına dönülür, sil baştan yapılırdı. Neden acaba? Sakın, İkinci Dünya Savaşı'nda Cumhuriyet gazetesinin Almanya'yı ve Hitler'i desteklemiş olduğunu gençlerin öğrenmelerini, yaşlıların da hatırlamalarını engellemek için olmasın?
 
Kaynak: Engin Ardıç, Sabah Gazetesi, 1 Temmuz 2010



Kaynak: Mustafa Armağan, Zaman, 9 Mayıs 2010, Pazar

24 Nisan 2010 Cumartesi

Ermeniler kendi tarihlerine baksınlar

Extracts from a letter dated December 11, 1983, published in the San Francisco Chronicle, as an answer to a letter that had been published in the same journal under the signature of one B. Amarian.

"We have first hand information and evidence of Armenian atrocities against our people (Jews). Members of our family witnessed the murder of 148 members of our family near Erzurum, Turkey, by Armenian neighbors, bent on destroying anything and anybody remotely Jewish and/or Muslim. Armenians should look to their own history and see the havoc they and their ancestors perpetrated upon their neighbors. Armenians were in league with Hitler in the last war, on his premise to grant themselves government if, in return, the Armenians would help exterminate Jews. Armenians were also hearty proponents of the anti-Semitic acts in league with the Russian Communists."

Signed Elihu Ben Levi, Vacaville, California.
 
Tercümesi:
 
"Ermenilerin bizim halkımıza (Yahudilere) karşı gerçekleştirdiği mezalim hakkında birinci elden bilgimiz ve delillerimiz mevcuttur. Ailemiz mensupları, Erzurum yakınında ailemizden 148 kişinin Yahudi veya Müslüman olan herşeyi ve herkesi yok etmeye meyleden Ermeni komşuları tarafından katledilişine şahid oldular. Ermeniler kendi tarihlerine bakmalı ve kendilerinin ve atalarının komşularına karşı irtikap ettikleri tahribatı görmelidirler. Son savaşta Ermeniler Yahudilerin yok edilmesine yardım ettikleri takdirde kendilerine hükümet kurma imkanını bahşedeceği sözünü veren Hitler'le aynı safta yer aldılar. Ermeniler aynı zamanda Rus komünistleriyle beraber olarak anti-semitik [Yahudi düşmanı] eylemlere gönülden destekçi oldular."
 
İmza: Elihu Ben Levi, Vacaville, California
11 Aralık 1983, San Francisco Chronicle Gazetesi, ABD

(Tercüme: Murat Yazıcı)

16 Nisan 2010 Cuma

Bilal Dede'nin Şapka Devrimi Hakkında Hatırladıkları

Aşağıdaki iki yazı Vatan Gazetesi'nden -hiç bir ilave veya değişiklik yapılmadan- alınmıştır:

http://w9.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=0&tarih=13.04.2005&Newsid=51283&Categoryid=7

http://w9.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=0&tarih=13.04.2005&Newsid=51282&Categoryid=7

Atatürk 'herifin tekesi'ydi (1)

103 yaşındaki Bilal Dede'de öyle bir hafıza var ki, Cumhuriyet tarihini hatasız anlatıyor! Hem de bir asrın görmüş geçirmişliği ve dobralığıyla... "Atatürk herifin tekesiydi" diye giriyor söze. "O da ne dede?" diye soruyorum. "Biz Şebinkarahisar'da adamın hasına böyle deriz" diyor

103 yaşında bir adamla buluşmaya giderken hiç böyle bir görüntüyle karşılaşacağım aklıma gelmezdi. Eve geldik, bir baktım ahırda biri odun yarıyor. "Oğludur herhalde" dedim. "Bilal Dede'ye bakmıştık. Nerede acaba?" diye sordum. "Benim" dedi. "Dede bu yaşta odun kırılır mı?" sözleri döküldü ağzımdan. Cevabıyla ağzım açık kaldı: "Bu da iş mi? Çıra yarıp kendimi oyalıyorum."

Bilal Dede, bir asrı devirmiş ama hâlâ dinç... Haydi eski topraklar böyle diyelim, ama Bilal Dede'de bir hafıza var sormayın gitsin. Cumhuriyet tarihini hatasız anlatıyor. Ve tabii ki bir asrın görmüş geçirmişliği ve dobralığıyla... "Atatürk herifin tekesiydi" diye giriyor söze... "O da ne dede?" diye soruyorum. "Biz Şebinkarahisar'da adamın hasına böyle deriz" diyor. Atatürk'ü seviyor ama bir o kadar da gerçekçi! "Atatürk diktatördü! Şu şapka yüzünden binlerce adam asıldı kızım. Alimler 'Bu şapkayla namaz kılınmaz' dedi. Biz onların cenaze namazına durduk! "diye anlatıyor. "Ya sen ne yaptın?" diye soruyorum. Doğrucu davut ya! "Mecbur giydik!" diyor. Cumhuriyet'in ilk yılları biraz korku yüklü galiba... Bilal Dede, "Öyle bir korku vardı ki kurtlar koyuna dalmaktan bile korkardı dağlarda" diye anlatıyor. Sonra birden "Atatürk diktatördü amma böyle olması gerekiyordu. Bu millete onun gibi biri lazımdı. Kafasında hem akıl hem siyaset vardı. Bir daldan yaprak düşmeden o düşeceğini anlardı o" diye ekliyor.

Atatürk'ü çok seviyor, öyle ki hep onun gibi şayak pantolon giyiyor. Tek yanlış hatırladığı Mustafa Kemal'in boyu... Kendi boyu en az 1.80 var ama "O çok heybetli adamdı... Boyu benden uzundu" diyor. "Dede olur mu, abarttın iyice" deyince, "Olmaz mı, o Atatürk, tabii ki uzundu" diye diretiyor. Susuyorum, ne desem boşuna!

Paşa da böyle pontul giyerdi

* Dedeciğim hep böyle mi giyiniyorsun?

Eee Mustafa Kemal Paşa da böyle hep pontul giyer idi. Üzerine de çizme çekerdi. Anladın mı?

* Onu gördün mü hiç?

Görmez olur muyum? Yunan cephesinde...

* Ufak tefekmiş biraz...

Yok canım. Boyu uzundu bizden. Boyluydu. Boylu olmaz mı? Cesur adam idi. Siyaseti çok kuvvetli adam idi. Kafada akıl vardı bir de siyaset. Ben 6 ay cephane taşıdım Mustafa Kemal Paşa'nın peşi sıra... Samsun'da kongreye çıktı. Vaat etti, "Demiryolu yaptıracağım" dedi. Alamanya'da ne kadar demir çelik varsa Samsun'a doldu. Bunu nasıl ettiğine o zaman aklımız ermedi. Yunan'ın harbinde de Rus verdi bize cephaneyi. Yani kızım, Mustafa Kemal Paşa komutandı. Siyaseti çok kuvvetli adam idi. Dal kırılmadan ucundaki yaprağın düşeceğini bilirdi. Çok diktatör adam idi.

* Niye diktatördü peki?

Diktatör olmaz mı? Bu adam asılacak dedi mi derhal! Vurulacak dedi mi derhal!

* Sen şahit oldun mu?

Gözümlen gördüm.

* Nerede?

Şu şapka var ya! Ha bu şapka meselesi yüzünden binlerce alim asıldı ki, eşi benzeri yok. Baktılar ki Mustafa Kemal Paşa hepsini asacak, kıracak... Şapkayı koydular başlarına. Sen ne diyon?

Öyle bir adamdı ki korkudan kurt bile kuzuya dalamazdı!

* Dedeciğim, peki sen şapkayı hemen giydin mi?

Giymem mi? Millet giydi hep. Bu iş nereden çıktı biliyor musun? Cumhuriyet ilan olunacağı zaman ecnebiler hep ayağa kalktılar. "Sen 12.5 milyon nüfusla cumhuriyet kuramazsın" dediler Mustafa Kemal Paşa'ya. "Bize uyarsan kurarsın, uymazsan kuramazsın. Bizim altı maddemiz var. Bu maddeleri kabul edeceksin" dediler. Maddeleri sordu Mustafa Kemal Paşa. "Burada söylenmez, Lozan'a gelip öğreneceksiniz" dediler. Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa'ya "Git bunların altı maddesi ne öğren. Kabul edileceği kabul et, gerisini reddet" dedi. İsmet Paşa Lozan'a gitti. "Sizin bize Cumhuriyeti kuramazsınız demenizdeki sebepler ne oluyor?" diye sordu, masaya vurdu. Masanın tahtası çatladı. Biz yanlarında yokuz. Ama öyle söylediler sonra... "Birinci maddemiz şu: Karılar açılacak. Tabii bizim karılar peçe, çarşaf, börük geziyordu, ikinci madde, fesi atacaksınız başınıza şapka koyacaksınız dediler. Üçüncü madde, sizin tarih 1300'den başlıyor, bizim gibi 1900'ü alacaksınız dediler. Geldik dördüncü maddeye. Sizin yazınız Osmanlı yazısı, bizim yazıdan yazacaksınız dediler. Yani Latince. Beşinci madde: Sizin tatiliniz cuma günü. Bizim gibi pazara alacaksınız dediler. Altıncı madde: Sizin yılbaşı martta bizim gibi ocağa alacaksınız dediler. İsmet Paşa geldi, anlattı. Mustafa Kemal Paşa hemen birinci emri verdi vilayetlere. Karılar açılacak. Burada, polis, jandarma, sokakta gezen karıların börüğünü hep dağıttı. Kimisi direndi, polis cop ilen vurdu.

* Senin karın da açtı mı börüğünü?

Tabii... Herkes açtı.

* Yoksa korktun mu karşı çıkmaktan?

Ne karşı çıkacağız? Karılar hep açıldı. Sonra şapka işinde alimler "Böyle namaz kılınmaz" dediler. Şapkayı koymadılar başlarına... Kavgaya durdular. Bu sefer çok alim asıldı. Köy ağalarının, hocaların hepsi asıldı...

* Bir tek şapka yüzünden mi?

He, bir şapka yüzünden.

* Yazık değil mi?

Yok canım... Öyle gerekiyordu bu millete. Sonra 'tarih' kabul edildi. Öyle kabul edildi ki yağdan kıl çekmiş gibi... Hiç laf olmadı. Yazı, yılbaşı, tatil 4 sene ertelendi. Sonra bu üçü de kabul edildi.

Atatürk 'herifin tekesi'ydi (2)

103 yaşındaki Bilal Dede'de öyle bir hafıza var ki, Cumhuriyet tarihini hatasız anlatıyor! Hem de bir asrın görmüş geçirmişliği ve dobralığıyla... "Atatürk herifin tekesiydi" diye giriyor söze. "O da ne dede?" diye soruyorum. "Biz Şebinkarahisar'da adamın hasına böyle deriz" diyor

* Burada da adam asıldı mı şapka takmadı diye...

Asılmaz mı? Caminin oraya darağacını çektiler. İki genç alim asıldı. Sonra Cumhuriyet kuruldu. İstiklal Mahkemeleri'ni Mustafa Kemal Paşa Ankara'dan Menemen'e kaldırdı. Menemen'i işittin mi?

* İşittim...

İşte bu İstiklal Mahkemeleri orada 10 sene kurulu kaldı. Kabahat edenlerin, suçu olanların hepsi oraya sevk edildi. Asılan orada asılırdı Cumhuriyet kurulandan sonra...

* Atatürk'ten korkuyor muydunuz?

Korkulmaz mı? Atatürk öyle bir adamdı ki, cumhuriyet kurulduktan sonra Erzurum'a, Trabzon'a, Giresun'a her yere hafiye bıraktı. Hafiye ne biliyon mu? Bir yanda adam konuşuyordu. Bu hafiyeler senin benim ağzıma bakıyordu. 'Cumhuriyetin aleyhine konuşuluyor mu, konuşulmuyor mu?' diye... Erzurum'da 6 kişi yakalandı. Biri asıldı, üçünü de sürgün ettiler.

* Suçsuz yere adam astılar mı peki?

Söyleyenleri astılar. Dil konuşuyor... Bizim Giresun'da da dört kişi çıktı. Üçünü affettiler de, bir Çıtlakkaleli Abdullah Usta vardı, onu da Amasya'ya sürgün ettiler.

* Sen de Atatürk'ten korktuğun için mi şapka taktın?

Bize birşey dediği yoktu Atatürk'ün. Ama şapkayı hemen koyduk başımıza...

* İstersen koyma başına değil mi?

Öyle! Geldi geçti hep. Millet öyle bir korktu ki Mustafa Kemal Paşa'dan, kurt ile koyun dağda yayıldı.

* Anlayamadım...

Kurt bile koyuna dalamıyordu dağda. Şimdi kurt koyuna dalıyor değil mi? O zaman dalamıyordu.

Bu mesele imlaya gelmez!

Lafı değiştirme zamanı. 75 yıl evli kaldığı Arzu Nine'yi soruyorum, "Sevdin mi?" diye. Cevabı çok net: "Bu mesele imlaya gelmez!" Anladım, özel hayatıyla ilgili sorular ambargolu. Lafı yine değiştiriyorum. "Belli ki gençken yakışıklı adammışsın!" "Fesuphanallah" dercesine bakıyor. "Yaş oldu 103. Gençliği karıştırma"... Bilal Dede'den lafı kerpetenle alıyor insan... "Peki şimdiki kadınlar nasıl?" diyorum... Konuyu yine Kurtuluş Savaşı'na götürüyor: "Şimdikilerde hiç iş yok. İçerden dışarı çıkmıyorlar. Eskiden öyle miydi? Yunan Harbi'ni bize Samsun'un, Havza'nın, Çorum'un, Ankara'nın karısı kazandırdı. 25 kara okka cephaneyi sırtlayıp taşıdılar. Bizim dört kuru askerimiz vardı. Onlar 100 karı, 150 karı kafile kafile cephane taşıdılar seferberlikte. Şimdi ortalık pek nazikleşti. Hele şehirli karılarda hiç iş yok." Böyle öyle bakıyorum, üstüme alındığımı sanıyor olsa gerek "Çalışan karıları saymıyorum be kızım" diyor.

Şimdi de bir Mustafa Kemal Paşa lazım

* Peki öyle bir korku lazım mıydı millete?

Millet zaten seferberlikte tarumar oldu gitti. Sonra da başını kaldıranların kafasını ezdi geçti Mustafa Kemal Paşa... Şapka işinde çok adam asıldı. Sonra hocalar bile şapka ile gezdi hep.

* Bu anlattıkların şimdi bile rahat konuşulamıyor Bilal Dede... Atatürk diktatördü diyorsun ya... O zaman diyebilir miydin böyle?

Öyle diyenlerin hep kafası gitti. "Böyle cumhuriyet kurulmaz, böyle Atatürk olmaz" diyen ne kadar adam varsa, Erzurum'da, Trabzon'da, Giresun'da hep asıldı. Hep sürgün oldu gitti... Atatürk tek laf söyletmedi.

Mine ŞENOCAKLI, Vatan Gazetesi, 13/4/2005