25 Mart 2021 Perşembe

Boraltan Faciası

 Türkiye Gazetesi, 24 Mart 2021:








20 Şubat 2021 Cumartesi

13 Şubat 2021 Cumartesi

Nutuk Doğru mudur?

Tan, 3 Nisan 1939:






























(Yukarıdaki resimler Mustafa Armağan'ın Twitter mesajlarından alınmıştır.)

İsmet Bozdağ da şöyle der:

"Mustafa Kemal tarihi doğru anlatmıyor, yani hepsini anlatmıyor, bir parçayı vermiş üst tarafı karanlık."

M. Kemal'i sevdiğinden şüphe duyulmayan Cemal Kutay bile şöyle demiştir: "Mustafa Kemal ne yazık ki kendi nutkunda Milli Mücadele'nin kuruluşunu hakiki olarak anlatmamıştır."

bkz. 13 Haziran 1995 tarihli Sabah gazetesinin 26. sayfası

Yalçın Küçük: "Mustafa Kemal'in Anafartalar'daki rolü de ehemmiyetsiz diyorum. Türkiye Cumhuriyetinin başkanı olduktan sonra geçmişini güzelleştirdi." - bkz. 3 Aralık 1986, günlük gazeteler













Derleyen: Murat Yazıcı

7 Şubat 2021 Pazar

Çanakkale, 18 Mart ve Mustafa Kemal

"Mustafa Kemal'in Anafartalar'daki rolü de ehemmiyetsiz diyorum. Türkiye Cumhuriyetinin başkanı olduktan sonra geçmişini güzelleştirdi." - Yalçın Küçük, 3 Aralık 1986, günlük gazeteler

"Mustafa Kemal için, 'Anafartalar'daki rolü önemsiz' diyorum. Neden Anafartalar Kahramanı diyoruz ? (Halbuki) Mustafa Kemal bu savaştan sonra bir anlamda açığa alınıyor, terfi ettirilmiyor." - Yalçın Küçük, Ekim 1986 (Erkekçe dergisi, Ekim 1986, s.169 (Turgut Özakman, “Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele”, s.100-102))

"18 Mart 1915 bir deniz zaferidir. Türk topçusunun ve Cevad Paşa'nın eseridir. Piyade işe karışmamıştır. Ne Atatürk, ne başka bir kumandanın bir rolü yoktur. Zira savaşa girmemişlerdir." - Yılmaz Öztuna, Tercüman, 31 Mart 1988

"Çanakkale, Atatürk'ün eseri midir ? Şüphesiz böyle bir hüküm kabul edilemez. Zaten ilmî olarak münakaşa konusu bile olamaz. 18 Mart Zaferi ile hiçbir ilgisi yoktur. Asıl Çanakkale Savaşlarında da, pek çok başarılı general ve subay vardır. Nihayet Çanakkale, yarım milyon Türk şehidinin ve gazisinin eseridir. 20 yaşlarında henüz yüksek tahsillerini bitirmiş körpecik yedek subayların ateşli vatanseverliklerinin eseridir. " - Yılmaz Öztuna, Tercüman, 31 Mart 1988

"Bu savaşta Atatürk'ün yeri neresidir ? Açıkça söylemek gerekir ki, bir kere bu tarihte daha Atatürk falan yoktur... Bir erkanı harp kaymakamı Mustafa Kemal Bey vardır ki, Tekirdağ'da yeni kurulan ve 23-25 Şubat'ta Eceabat Limanına intikal edip kolordu yedeğine alınmış bir tümenin komutanı, Osmanlı ordusunun o cephedeki 1887 subayından biridir, hepsi bu... Tümeninin de, kendisinin de deniz savaşında aktif bir görev alması da zaten söz konusu değildir: Çünkü tümen bir piyade tümenidir!" - İlhami Soysal, Milliyet Gazetesi, 30 Mart 1988.

Nazım Hikmet'i Kim Hapse Attı?

 







31 Ocak 2021 Pazar

O hayvan kafalıdır! (Cemal Granda)

 











Hikmet Bayur niçin Kabil'e sürülmüş? (Cemal Granda)

 









Armstrong'un Kitabından Sayfalar

 





















Cemal Granda:



Abdestsiz Namaza Gidenler

 Cemal Granda, s. 252:


Amerikalılar Türkmüş

Cemal Granda:




















Armstrong Az Bile Yazmış

 Cemal Granda:

























s. 114'deki şu ifade Armstrong'da anlatılanların doğru olduğuna delalet ediyor:




30 Ocak 2021 Cumartesi

Karabekir'in Kitaplarının ve Belgelerinin Yakılması

Ugur Mumcu, Kazım Karabekir Anlatıyor, 30. baskı, um:ag Vakfı Yayınları:21, Şubat 2019, Ankara.

Önsöz:




















s. 119:



Heykel Modası Ne Zaman Çıkmış

 Dr. Rıza Nur:






















Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, 3. Basım, 2020, s. 150:




27 Ocak 2021 Çarşamba

KARABEKİR’İN KIZI GENELKURMAY’DA SORMUŞTU

İLKER Başbuğ’un Genelkurmay Başkanı olduğu dönemde, İstiklal Savaşı’nın dört büyük komutanı hakkında panel düzenlenmişti.

Atatürk, İnönü ve Fevzi Çakmak’tan sonra Kazım Karabekir Paşa da Genelkurmay’da düzenlenen toplantıda anılmıştı. Bunların arasında en ilginç olanı Kazım Karabekir Paşa’yla ilgili olanıydı. Panelistler Kazım Karabekir’in İstiklal Savaşı’na yaptığı katkıları anlattılar. Düzenli orduya sahip olan bir komutan olarak Atatürk’ün emrine girmesinin öneminden söz ettiler. Karabekir Paşa’nın “Eytam Mektepleri” kurarak yetim kalan çocukların eğitimiyle ilgilendiğini anlattılar. Paşa’nın sanat ve musikiye olan ilgisinden söz etmişlerdi. Anma toplantısına Kazım Karabekir’in kızları Hayat Hanım’la Timsal Hanım da katılmıştı.

CEVABI VERİLEMEYEN SORU

Panelin sonunda Timsal Hanım, Cumhuriyet’e bağlılığı öne çıkaran, gürül gürül akan bir konuşma yaptı. Hayat Hanım ise biraz durgundu. Söz aldı, tek bir soru sordu: “Burada babamın İstiklal Savaşı’na verdiği destek anlatıldı. Cumhuriyet’in kuruluşundaki rolü vurgulandı. Bunlar doğruydu. Her şeyi anladım ama bir şeyi anlamadım. Peki babam bu kadar yararlı işler yaptı, bu kadar önemli biriydi de neden 1927 ile 38 arasında her gün karakola imza vererek yaşamak zorunda bırakıldı?”

Bu soru üzerine salonda buz gibi bir hava oluştu. Panele ara verildi. Dışarı çıktık, İlker Paşa ile sohbet ediyorduk. Bir meslektaşımız Hayat Hanım’ın sorusunu hatırlattı. İlker Paşa’nın yüzünün şekli değişti. Aradan çok zaman geçtiği için ne yanıt verdiğini hatırlayamıyorum ama ondan sonra bu tür bir program yapılmadı.

Abdülkadir Selvi, 27 Ocak 2021

16 Ocak 2021 Cumartesi

Kemal mi, Kamal mı?!

 Cemal Granda,  "Atatürk'ün Uşağı İdim", Hürriyet Yayınları, 1973.







Yılmaz Öztuna: Sultan Abdülhamid Hakkında
















Bugün Türkiye'de artık Kızıl Sultan diyen kalmadı. Herkes, bu unvanın padişaha, bugün Doğu Anadolu'yu oluşturan 6 Osmanlı Eyaleti üzerinde, bir Ermenistan kurdurmayıp, Ermeni isyanlarını bastırdığı için, bir Fransız tarihçisi tarafından yakıştırıldığını biliyor (*).

...

İttihatçılar için ''Devlet'i 10 yıl idare edebilirlerse, bir asır idare ettik diye sevinsinler'' kerâmete benzer cümlesini söyleyerek tahttan ayrıldı. Bu bilgelik, 33 yıllık engin bir imparatorluk tecrübesinden kaynaklanıyordu. (**)

Denebilir ki Sultan Abdülhamid, İslam dünyasında ve tarihinde, jenlerinde imparatorluk yönetimi yeteneğini taşıyan son şahsiyetti.

10 Şubat 1918'de İstanbul'da Beylerbeyi Sarayı'nda öldü. 75 yaşını 4 ay ve 9 gün geçiyordu. Birinci Cihan Savaşı denen en büyük trajedinin son yılı idi. İstanbul sokaklarında açlıktan sinek gibi düşen insanların cesetlerini çöpçüler topluyorlardı.
...

Orta Afrika ile Orta Avrupa arasında uzanan bir imparatorluğu, emperyalizmin en azgın döneminde 33 yıl ayakta tutan bir devlet adamının o derecede çeşitli hasımları bulunması tabiidir.

İsrail'i kurdurmadığı için Yahudiler, Ermenistan'ı kurdurmadığı için Ermeniler, savaşla yendiği için Yunanlılar, devamlı politik kombinazonlarla hakan-halife tarafından atlatılmaktan başları dönen Batılılar, Asya'daki prestijinden ürken İngilizler, Sultan Abdülhamid'i devirmek için elbirliği ettiler. 

...

Hakkında vagonlar dolusu iftira, isnat, yalan ve yanlış yazıldı. 1908'de iktidara gelen İttihatçılar, Midhat Paşa'yı hürriyet kahramanı ve Sultan Abdülhamid'i neredeyse vatan haini ilan ettiler. Cumhuriyet döneminde aynı zihniyet devam etti.

1950'den sonra gerçeği gösteren yayınlar da başladı. En ilmîsi, İsmail Hami Danişmend'in Kronoloji'sinin 4.cildidir. Bunun yanında ilmî olmayan, fakat Sultan Hamid'i savunan kitaplar yazıldı.

Ancak Sultan Abdülhamid'in itibarının gerçek iadesi, benim 1968'de yayınlanan Türkiye Tarihi'min 12.cildi ile oldu. Bir takım fikir yobazı mihraklar ne oluyor diye sarsıldılar. Ama kimse gık diyemedi. Zira kitabim 60,000 sattı. 

Türkiye Tarihi'nin 11. cildi çıktığı zaman, Türk Tarih Kurumu'nun başkanı ve bir üyesi, genel yayın müdürü olduğum Hayat müessesesine gelerek, Kurum'a üye seçileceğimi bildirmişlerdi. 12.cilt yayınlandı ve üyeliğim konusu kapandı.

Yılmaz Öztuna, Tarihten Portreler, 23-24 Nisan 1991

(*) İsmail Hami Danişmend de diyor ki: "Fransız müverrihlerinden Albert Vandal'ın ortaya attığı ''Le Sultan Rouge = Kızıl Sultan'' .. Hıristiyanlık taassubu ile Anadolu'nun yarısını Ermenistan görmek isteyen bir takım Türk düşmanlarının bu gibi herzeler ve hatta küfürler savurmaları pek tabiidir: Fakat Ermeni komitecisine karşı Türk'ün hakkını koruduğu için mutaassıp Fransız'ın ortaya attığı "Sultan Rouge" lakabını Türkçeye tercüme edip de Sultan Hamid'e Kızıl Sultan diyen Jön Türklerin ve onları takip edenlerin yüz kızartıcı gaflet ve cehaletlerine ne denilebilir?"

(**) 33 yaşındaki toy başkomutanımız Enver Paşa, 4 yıllık savaşın ilk yılı içinde en güçlü 2 ordumuzu Sarıkamış ve Gelibolu'da harcamıştı, çoğunluğu 18-25 yaş arası delikanlılar oluşturuyordu. Bir daha asla olmasın! - Yılmaz Öztuna, 10.02.2010, Türkiye Gazetesi

























11 Ocak 2021 Pazartesi

Cemal Granda'nın Hatıralarından

 



10 Ocak 2021 Pazar

Kafatası Irkçılığı

Tek Parti diktatörlüğü devrinde, önde gelen idareciler uzun müddet kafatası ölçmeyi zevkli bir hobi haline getirmişlerdi. Bu idarecilere göre Türklerin kafatası üstün ve zeki insan tipini sembolize eden Brakisefallerin Alpli zümresine aitti. O günlerde yaşayanların yanı sıra, ölülerin de kafatasları ölçülüyordu. Mesela Yunus Emre'nin yanı sıra Mimar Sinan'ın da mezarı açılmış (1 Ağustos 1935), üzerinde biyolojik ve morfolojik incelemeler yapıldıktan sonra tekrar kapatılmış.

Kaynak: Utkan Kocatürk, Atatürk ve Türk Devrimi Kronolojisi, Ankara, 1973, s.373

Bu kafatasçılık konusunu ortaya atan Atatürk'tür. Bu konu, umumi Türk Tarihinin okullarda resmi ders kitabı olarak okutulan birinci cildinde yazılıdır. Bu birinci cildin o kısmını baştan aşağı bizzat Mustafa Kemal Paşa dikte ettirmiştir. Bu kitapta bir sayfada iki kafatası vardır. Birisi elma gibi, yuvarlağımsıdır; bunun altında değirmi kafa veya brakisefal diye yazılıdır. Diğer kafatası ise, tepeden bakıldığı vakit Uzunköprü kavunu gibi ince uzundur. Onun altında da dolikosefal yazılıdır. Bu tarih kitabında ''Türklerin kafatası brakisefaldir'' yazıyor.

Kaynak: İsmet Rasin Tümtürk, Boğaziçi, Aralık 1985.

Afet İnan otuzlu yıllarda "Türk tarih tezi" adı verilen zırvayı ortaya attı. Hani vardır ya, Orta Asya'dan göç yolları falan, o işte. İlkokulda her sınıfın duvarında haritası asılıydı. Birilerini o kadar etkilemiş ki, Ahayalılar'ı "Aka Türkleri", bunların başbuğu Agamemnon'u da "Ağa Memnun" lakaplı bir Türk kralı sanırlar... Afet Hanım, Mimar Sinan'ın türbesinden iskeletini çıkarttırıp kafatasını ölçen kişidir. Sinan'ın Türk olduğunu kanıtlamak için. Peki kanıtlamış mı? Kanıtlamış. Sinan Türk çıkmış, çünkü kafası "brakisefal"... Türkler brakisefal olurlarmış, Türk olmayanlar dolikosefal. Ben de kafamın tepesi neden sivri diye üzülüyordum, sevineyim bari. Aah ah, nerede o otuzlu yıllar... Altın çağ...

Kaynak: Engin Ardıç, Sabah Gazetesi, 7 Mart 2021




9 Ocak 2021 Cumartesi

Yunan Size Şapka Giydirecek!

Şimdi tuttuğumuz siyaset, elimizdeki düstur şudur: 'Padişah, halife, hükümet İstanbul'da düşmanlar elinde esirdir. Biz vekilleriyiz. Onları, dini, milleti, devleti kurtaracağız. Ey millet! Yunan gibi asırlardan beri kölemiz olan bir millete nasıl boyun eğeceksiniz ? Bu millet buna dayanamaz. Gayrete geliniz. Din gayreti lazımdır.'

Çünkü, bütün millet adeta istinasız padişaha muti, dine merbut; padişah, din diyor, başka bir şey bilmiyor.

Harbden de yorulmuş, bitmiş, parasız, sefalette; bu haldeki bir milleti kolay kolay yeni bir harbe hazırlamak da mümkün değil. Bunun için Rumlar ile izzet-i nefslerini gıcıklıyoruz. 'Bakkal Yorgi başınıza vali, mutasarrıf; taşçı Vasil jandarma zabiti olacak, nasıl dayanacaksınız?' diyoruz. Hakikaten Türk buna tahammül edemiyor. Anadolu'dan bu esnadaki seyahatlerimde bizzat böyle propaganda yaparken, bu sözlerin her şeyden müessir olduğunu görüyordum. 'Kur'an'ı abdesthane kağıdı yapacaklar. Size şapka giydirecekler' diyorduk. Bu da pek müessir oluyordu. Talihe bak ki, şapkayı sonunda Mustafa Kemal'in eliyle giydiler.


Dr. Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım, c.3, s.624

2 Ocak 2021 Cumartesi

Sevr'in Padişah Tarafından İmzalanmadığına Dair Açık Vesika

 Kaynak: Prof. Dr. Metin Hülagü



26 Aralık 2020 Cumartesi

Türkiye'yi Hıristiyan Yapma Projesi

Kazım Karabekir:

"18 Temmuz 1923'te Ankara istasyonundaki binada Teşkilat-ı Esasiyenin tadili müzakeresinde vaziyet tamamıyla aydınlandı. Teşkilat-ı Esasiyede yapılmasını muvafık gördükleri tadillerin ikinci günü müzakeresiymiş. Bana haber verilmemişti. Bugün ben tesadüfen hazır bulundum. M. Kemal Paşa'nın reisliğinde şu zatlar bu işle meşguldü: Dahiliye Vekili Fethi Bey, İktisad Vekili Mahmud Esad Bey, Sağlık Vekili Tevfik Rüştü Bey, Nafia Vekili Fevzi Bey, Maliye Vekili Hasan Bey, Ziraat Vekili Sabri Bey, Matbuat Umum Müdürü Ağaoğlu Ahmed Bey, Mebuslardan Ziya Gökalp, İhsan, Sivas mebusu Rasim Bey vardı. Erzincan mebusu Rafet Bey katiplik yapıyordu. Başvekil Rauf ve Maarif Vekili Safa Beyler, esasen seçim komitesinde dahi bulunmamışlardı.
   
Ben geldiğim sırada Tevfik Rüştü Bey konuşuyordu:

- Ben kanaatimi Millet kürsüsünden dahi haykırırım. Kimseden korkmam. Teşkilat-ı Esasiyemizde dinimiz apaçık yazılmalıdır.

Ben söz aldım ve sordum: 

Teşkilat-ı Esasiyemizde dinimizin İslam olduğu yazılıdır. Tevfik Rüştü Bey, hangi kanaati haykıracaksın? Ve, Teşkilat-ı Esasiyeye hangi dini yazdıracaksın ?. .Hıristiyanlığı mı?

Mahmud Esat Bey söz aldı ve sertçe cevap verdi: 

- Evet, Hıristiyanlığı. Çünkü İslamlık terakkiye manidir. Bu dinle yürünmez. Mahvoluruz. Ve bize de kimse ehemmiyet vermez.

dedi. Ben söz alarak dedim ki: 

- İslâmlığın terakkiye mâni olduğu Avrupalıların uydurmasıdır. Bu meseleyi istediğiniz kadar münakaşa edebiliriz. Fakat münakaşaya tahammülü olmayan bir mesele varsa, din değiştirmek gayretidir. Netice: İslâm kalırsak mahvolmayız. Fakat din değiştirme oyunuyla bizi kolay mahvedebilirler. Hıristiyan Bizans'ı, İslam Türk yıkmış ve yerine geçmiştir. Fransızlar, 1855'te İslam Osmanlı İmparatorluğu ile ittifak yaparak Hıristiyan Rus İmparatorluğuna karşı harb ettiler. İçinden yeni sıyrıldığımız cihan harbinde Almanya, Macaristan ve Bulgaristan devletleri yine İslam-Türkiye [ile] ittifak yaptılar. Ve Hıristiyan İtilaf devletlerine karşı birlikte harb ettiler. Yüzümüze kimse bakmazmış ne demek ?

Fethi Bey söz alarak bana gayet sert, katı cevap verdi:

- Evet Karabekir. Türkler İslamlığı kabul ettiklerinden böyle kaldılar. Ve İslam kaldıkça da bu halde kalmaya mahkumdurlar. Bunun için İslam kalmayacağız.

Ben de aynı sertlikle cevap verdim:

- Fethi Bey, bu yabancı fikri şiddetle reddederim. Geri kalmaklığımıza âmil olan şey bir değildir. Fütuhatçılık, temsil kudreti gösterememek, Avrupa'nın ilim ve irfan cephesiyle temassızlık, idarede istibdat gibi mühim sebepler vardır. Aynı yanlışlıkları yapan Hıristiyan devletlerin de yıkılıp gittiklerini bilmez değilsiniz. Bir zelzelenin hakiki sebeplerini araştırmayıp onu gülünç bir sebebe bağlamak kadar bu "İslamlık terakkiye manidir" fikrini garip bulurum. Bu yabancı ve tehlikeli fikrin aramızda da ilmi münakaşaya tahammül edemeyecek kadar taraftar bulmasından çok müteessir oldum. Fakat ben iddia ediyorum ki Türk Milleti ne Hıristiyan olur, ne de dinsiz kalır. Hakikat budur. Bir milletin asırlardan beri en mukaddes duygularını bir hamlede atabileceğine inanışınız hayaldir. Böyle bir harekete cüret, memlekette kanlı bir istibdat ile başlar ve İstiklal Harbinin birliğini de birbirine katar. Nasıl biteceğini de söyleyebilirim. Düşmanlarından kanı pahasına istiklalini kurtaran Türk Milleti, hürriyetini kendi evlatlarına boğdurtmayacak, buna cüret edenlerin de hakkından gelecektir Fethi Bey."

Mustafa Kemal Paşa'ya hitaben şöyle devam ettim:

-Paşam, maddî cephemiz zaten zayıftır, güvenebileceğimiz manevî cephemizi de düşmanlarımızın yaldızlı propagandasına kurban edersek, dayanabileceğimiz ne kalır? Bizi silah kuvvetiyle parçalayamayan düşmanlarımız, görüyorum ki, bizi fikir kuvvetiyle mahvedecekler. Buna müsaade edecek misiniz? Siz ki millete karşı, bizi bu hale getiren belânın istibdat olduğunu, zaferden sonra milletin tamamıyla iradesine sahip olarak yürüyeceğini millet kürsüsünden dahi defalarca haykırdınız. Millet Meclisini tekbirler, salatlar arasında açtınız. İslâmlığın en yüksek bir din olduğunu hutbelerle ilân ettiniz. Hepimiz aynı iman ve kanaatle aynı yolda yürüdük. Şimdi ne yüzle ve ne hakla bir kanlı maceraya atılacağız?” dedim.

Mustafa Kemâl Paşa sözümü burada keserek dedi ki:

“Müzakereler çok hararetlendi, burada kesiyorum”…

Mehazlar:

(1) Yeni İstanbul Gazetesi, 13-14-15-16 Kasım 1970.
(2) Türk Edebiyatı, Mart 1988.

Notlar: 

Bu yazıyı 9 Eylül 1991 tarihinde (sadece ASCII karakterlerini kullanarak) bir "usenet" grubuna göndermiştim. Bu yazının bazı parçalarını yıllar sonra bazı web sitelerinde biraz değiştirilmiş ve kısaltılmış olarak gördüm. Ancak bu mehazlardan bahsetmiyorlar. İlaveten "Yeni Nesil Yakın Tarih Ansiklopedisi" ve "Yalan Söyleyen Tarih Utansın" isimli eserlere bakmakta fayda olabilir.

1991'de şu bilgileri aktarmışım: "Karabekir Pasa'nin soyledigi tarihte Sabri Bey henuz ziraat Vekili olmamisti (1925'te o makama getirilecekti). Fevzi Bey ise o tarihte Nafia Vekili degildi, daha evvel Nafia Vekilligi yapmisti. Tevfik Rustu Aras ise 1925'ten sonra Hariciye Vekilligine getirildi. Hatiralar seneler sonra kaleme alindigi icin, sifat ve unvanlarin karistirildigi anlasiliyor."

İlave: Prof. Dr. Metin Hülagü 26.12.2020 tarihinde şu ilginç belgeyi ve açıklamayı Twitter hesabından paylaştı:

Dinde reformu öneren maddelerin beşincisi: İslam inanç ilkelerinin sadece modern devlete ve halka katkısı olan prensiplerinin korunması ve Batı medeniyetinin bugünkü canlılığı ve başarısının üzerine kurulmuş gibi göründüğü Hristiyan inancının kabulü.



20 Eylül 2016 Salı

31 Mart 1909 ayaklanması

Bir iktibas:

"En büyük islâm devleti olan Osmânlılara karşı son ihtilâli ingilizler hâzırladı. Merkezi Selânikde bulunan üçüncü ordunun bazı genç subayları, ingiliz câsûsları tarafından bol para ve makâm vaadleri ile aldatıldı. 7 temmuzda Şemsî pâşa, tegmen Âtıf tarafından vuruldu. Masonların ve yehûdîlerin idâre etdiği çapulcu ordusu, ingiliz ve fransız silâhları ile, İstanbula yürüdü. 23 temmuz 1908 de ikinci meşrûtiyyet i’lân edildi. Devletin idâresi câhillerin eline geçdi. Ehliyyetli kimseler zındanlara atıldı. Çoğu idâm edildi. 1915 ocak ayında Enver pâşa, rus hudûduna asker gönderilmesi için emr verdi. Tecrübeli subaylar, yollarda kar var, martdan sonra gönderelim dediler. Hayır, ben emr ediyorum, şimdi gidilecek dedi, bu subayları cezalandırdı. 86.000 asker Sarıkamışda donarak öldü. Her tarafda verilen, böyle ahmakca emrler ve idâmlar, milleti bıkdırdı. Pâşalar bu hâli anlayınca, canlarını kurtarmak için Avrupaya kaçdılar. Talât pâşa Berlinde, Enver pâşa 1922 de Rusyada, Cemâl pâşa Tiflisde öldürüldü. Enver pâşanın kemikleri 1996 da İstanbula nakl edildi."

Meşhur Dr. Rıza Nur da Sultan Abdülhamid'e karşı çıkanlardan; hatta hatıralarında Sultan Abdülhamid aleyhine yer yer ağır ifadeler var. Buna rağmen Cumhuriyet dönemini anlatırken şunları yazmaktan kendini alamamış:

"Hürriyet imha edildi. Yeni bir zulüm ve istibdad dönemi başladı. Bu zulüm ve istibdad Abdülhamid'inkinden de İttihadçılarınkinden de dehşetli oldu. Zavallı Hamid kaç kişiyi asmıştı. Hiç...Hele hiç hırsızlık etmedi, hiç fuhuş yapmadı, hiç israfta bulunmadı. Bilakis memlekette bunların önüne geçmeye çalıştı idi. Bu devre bakınca insan Abdülhamid aleyhine kıyam ettiğine utanıyor." (c.4, s.1503)

"İttihadçıların halini görünce Abdülhamid aleyhine çalıştığıma utanmış, ne büyük günah işlemişim demiştim. Bunu görünce Abdülhamid'e de İttihadçılara da rahmet okuyor, aleyhlerine çalışmakla ettiğim günahların affını Allah'dan diliyorum." (c.4, s.1513)

Bkz. Dr. Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım, Altındağ Yayınevi, İstanbul, 1967.






























Tarihçi Yılmaz Öztuna 23 Mayıs 2006 tarihli makalesinde diyor ki:

"31 Mart 1909 ayaklanması, BIS (British Intelligence Servis) tarafından tertiplenmiş, imparatorluk politikasında henüz çok toy olan İttihatçılar’a icra ettirilmiş, iğrenç bir eylemdir. Hedef, Sultan Abdülhamîd’i tahttan indirmekti. Maksat hâsıl oldu."

Sultan Abdülhamid'in Ruhaniyetinden İstimdad

Bundan 10 sene kadar evvel, bir forumda şunları yazmıştım:

Rıza Tevfik, Sultan Abdülhamid'e karşı çıkan kişilerden biriymiş; hatta, kendi ifadesiyle, 31 Mart komplosunu tertipleyenlerden biri. Seneler sonra Sultan Abdülhamid'den "özür dileyen" bir şiir yazmış. 

Necip Fazıl Kısakürek bu şiiri 1947'de Büyük Doğu’da yayınladığı için bir süre hapis yatmış.

 











7 Haziran 1947 Akşam Gazetesi (Kaynak: Mustafa Armağan)

Rıza Tevfik’in hastane yatağında şunları söylediği naklediliyor:

"Ben bu şiiri Türk milletine hakaret kasdıyla değil, tamamıyle aksi olarak, Türk milletini ölüme götüren bir zümreyi teşhir ve Abdülhamid Han'a edilen iftiraları tesbit gayesiyle yazdım. 31 Mart vakasını tertiplediği isnadı altında tahtından alaşağı edilen büyük hükümdar, bu isnadla, sade iftiraların değil, tertiplerin de en hainine hedef tutulmuştur. 31 Mart'ı tertipleyen İttihatçılar ve bu işe memur edilenler arasında bizzat ben varım. 31 Mart'ı kışkırtma ve körükleme işini Selim Sırrı ile Rıza Tevfik idare etti. Hasta yatağımdan söylediğim bu sözlere tarih kulak kabartsın."

Bkz. Ahmet Kabaklı, Temellerin Duruşması, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, 15. Baskı (1992); s.140.


 




















Şair: Rıza Tevfik

10 Nisan 2016 Pazar

Ermenistan toprakları Türkler’in yurduydu

Bugünkü Ermenistan toprakları bir zamanlar Türkler’in çoğunlukla yaşadığı ve Türk hanlıklarının yönettiği bir bölgeydi. Rusya’nın 19. yüzyılda Türk hanlıklarını işgali ve bölgenin nüfusunu değiştirmesiyle Ermenistan kuruldu.

Timur İmparatorluğu'nun büyük hükümdarı Timur'un 14. yüzyılın sonlarında Revan'a (Bugünkü Ermenistan'ın başkenti Erivan) hakim olmasından sonra bölgeye Orta Asya'dan Emir Sa'd idaresinde Sa'dlular başta olmak üzere birçok Türk aşireti geldi. Bölgenin ismi de Sa'dçukuru oldu. Timur'dan sonra da bölgede Türk hakimiyeti devam etti. Karakoyunlular ve Akkoyunlular'dan sonra Safeviler bölgeye hakim oldu. Bugün Ermenistan diye anılan yerin bir zamanlar Türk yurdu olduğu ve bölgenin Ruslar tarafından nasıl Ermenistan'a dönüştürüldüğünü Mustafa Aydın'ın İslam Ansiklopedisi'ndeki "Revan Hanlığı" maddesinden ve yakında Okan Yeşilot'un editörlüğünde Yeditepe Yayınları arasında çıkacak "Ermenistan Türkleri" isimli eserden öğreniyoruz. (...)

NÜFUS YAPISI DEĞİŞTİRİLDİ

Ermeni vilayeti kurulduğunda Müslümanlar çoğunluktu. Ruslar kademe kademe bölgedeki Türk nüfusu azaltıp, Ermeni nüfusunu artırdı. 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Osmanlı topraklarından ve İran'dan on binlerce Ermenin bölgeye göç ettirilerek, nüfus dengesi değiştirilmeye başlandı. Şehirdeki camiler ya kilise ya da depo yapıldı. Birinci Dünya Savaşı ve sonrasında Rus Çarlığı'nın Ermeniler'i yine bölgeye göç ettirmesi, bölgedeki Müslümanlar'ı da Türkiye'ye göç etmek zorunda bırakması Revan ve civarının Ermenistan'a dönüşmesindeki son adımdı. Ermeni vilayeti kurulduğunda bölge nüfusunun yüzde 74'ünü Müslümanlar oluşturuyordu. Bölgedeki Ermeni nüfusu Ermeni vilayeti kurulduğunda yüzde 21 iken 1916'da yüzde 58'e ulaşacaktı. Aynı durum bölgenin merkezi Revan'da da gerçekleşti. 1908'de Revan'ın yüzde 59'u Türk iken, 1917'de bu rakam yüzde 45'e düştü. 1932'de ise yüzde 6'ya kadar inecekti.

1917'de Çarlık Rusyası'nın yıkılmasından sonra Ermenistan kuruldu. Bu dönemde Kafkaslar'da ilerleyen Osmanlı ordusu Revan'ı aldı. Ancak bu dönemdeki şartlar yüzünden şehir Ermenistan'a geri verildi. Gümrü Antlaşması Türkiye-Ermenistan sınırları belirlendi. Sovyetler Birliği döneminde Ermenistan'da Türkçe yer isimleri değiştirilerek Türkler'e ait izler silindi.

Erhan Afyoncu, 10 Nisan 2016, Pazar

20 Temmuz 2015 Pazartesi

Türkçe "ezan" zorlaması hakkında

1938 yılının Ramazan ayı Ekim/Kasım aylarına denk gelmişti. Mevsimsel olarak bizden şanslıydılar ama herhalde siyasal olarak şanslı olmayı tercih ederlerdi…

Ramazan Bayramı’ndan iki hafta sonra yeni Cumhurbaşkanı ve Milli Şef İsmet İnönü çıktığı yurt gezisinde Çankırı’nın Çerkeş ilçesine gitti. Yoğun tezahüratlarla karşılandı. Çerkeş’in genç Kaymakam’ıyla ilçenin sorunları hakkında sohbet etti. Cumhuriyet gazetesinden okuyalım:

''İnönü: Asayiş nasıldır?

Kaymakam: Çok iyi. Hırsızlık da yok. En çok kadın ve kız kaçırma vakası var. Burada arazi az olduğu için kavgalar sık olur.

Reisicumhur kaymakamdan geçenlerdeki ezan vak’ası etrafında izahat istedi. Kaymakam dedi ki:

-Bir köylü Ramazan’ı geçirmek üzere buraya gelmişti. Bayram Namazı kıldırmak üzere imam lazım olmuş, kendisine teklif etmişler. Namaz esnasında şaşkınlıkla tekbir getirmiş. Cemaat buna katiyyen eşlik etmemiştir.

İnönü: Demek bir yanlışlık ve şaşkınlık eseridir. Ağır konuşacaktım. Canım çok sıkılmıştı. Demek ki bir kasıd yok.

Kaymakam: Hayır… Tahkikat yaptım. Hoca birdenbire şaşırmış, dili dolaşmıştır. Halk Arapça tekbire iştirak etmediği gibi fena halde hiddetlenmiş, canı sıkılmıştır...”

1932 yılının Ramazan ayında başlayan Türkçe ezan, Kur'an, kamet uygulaması, 30 Ocak 1932’de Fatih Camii’nde okunan Türkçe İkindi Ezanı ve 3 Şubat 1932’de Ayasofya Camii’nde elçiliklerden temsilcilerinde de balkondan izlediği Türkçe ''Kadir Gecesi ayini''yle görücüye çıkarıldı.

Aynı yıl Diyanet İşleri Başkanı’nın yayınladığı 636 sayılı fetva-genelgeyle Arapça ezan ve kamet tümüyle yasaklandı.

Yasağa karşı en büyük tepki 1933 yılı Ramazan ayının ilk Cuma namazının kılındığı Bursa Ulu Cami’den geldi. Türkçe ezan okumamak için yerine gitmeyen müezzinin yerine cemaatten Topal Halil Arapça ezan okumaya başladı. Kazanlı Tatar İbrahim de Arapça kamet getirdi. O sırada camide olan bir sivil polis onlara müdahale edince olaylar çıktı.

Cemaat “Türkçe ezan istemiyoruz” diyerek Evkaf Müdürlüğü’ne yürüdü. Olaylar güçlükle bastırıldı. Tutuklananlar oldu, müftü görevden alındı, caminin hatibi tutuklandı. Olayı 2 gün sonra İzmir’de öğrenen Atatürk çok sinirlendi. Hasan Rıza Soyak’ın ifadesiyle “Bunu duyunca Atatürk beyninden vurulmuşa döndü”. “Bursa’ya baskın yapacağız” diyerek birkaç saat sonra trenle yola koyuldu. Antalya’dan acilen yola çıkan Başvekil İsmet İnönü ile Afyon’da buluştular. Bursa’da ilgililerle konuşan Atatürk’ün hâlâ tartışmalı olan meşhur Bursa Nutku’nu burada söyleyip söylemediği meçhul ama Anadolu Ajansı’na “Bursa’ya geldim. Hadise aslında önemi haiz değildir. Herhalde cahil mürteciler cumhuriyet adliyesinin pençesinden kurtulamayacaklardır” dediği kesin.

Daha sonra yüzlerce insanın uzun yıllar gerçekten de o pençeden kurtulamadığı da…

Emniyet Müdürü Ali Dikici’nin Emniyet kayıtlarında yaptığı araştırmalara göre yine 1933 yılında Bursa’dan sonra 5 Şubat günü bu kez İzmir Kahramanlar Mahallesi’ndeki camide Arapça ezan okuyan Ömer Efendi, yine aynı camide Arapça ezan okuduğu görülen Mustafa Avni Efendi tutuklandılar.

Trabzon Çarşı Meydanı ve Ortahisar camilerinin müezzinleri Hamdi, Musa ve Halil Efendiler tutuklanıp, daha pek çok Arapça ezan tutuklusu gibi yargılanmak için Çorum’a gönderildiler

Türkçe ezana karşı vaaz verdiği iddiasıyla tutuklanan İzmir Hisar Camii hocalarından Tunuslu Habip Hoca da Çorum’a sevk edilip yargılananlardan biri. Aldığı bir yıl ağır hapis cezası, yaşı yüzünden altıda bire düşürüldü, 11 ayda polis gözetiminde yaşamaya mecbur tutuldu.

28 Şubat 1933 günü Orhangazi Hamzalı Köyü’nde Kaymakam’ın Arapça ezan okunduğunu tespit edip mahkemeye sevk ettirdiği imam ve ihtiyar heyeti kendini “o gün hava muhalefeti sebebiyle okunan Türkçe ezanın Arapça anlaşıldığını söyleyerek” savundu.

7 Mart 1933’de bu kez İstanbul Teşvikiye Camii’nde sabah namazında minareye çıkıp Arapça ezan okuduğu için tutuklanan Deli Ziya’nın sarhoş olduğu tespit edildi.

Aynı yıl Çorum’da bayram namazından sonra Arapça ezan okuyan bir vatandaş yargılanmış, kendisi beraat etmiş ama yanındaki arkadaşları birer sene ağır hapis cezasına çarptırılmışlardı.

1935 yılında Siirt’te Nakşibendi Şeyhi Halid, 1936 yılında oğlu Abdülküddüs’le bölgede Arapça Ezan eylemleri yapmaktan yargılandılar. 1936 yılında Nakşibendi şeyhi Kayserili Ahmet Kalaycı önderliğinde yine Arapça ezan nedeniyle başlayan Çorum ve İskilip olayları yaşandı.

1938’de Isparta’da Uzun oğlu Ahmet Usta’nın evinde okutulan mevlit sırasında Arapça tekbir alan Hilmi Alaattin Adliye’ye sevk edildi.

15 Şubat 1938’de Bayburt’ta Ulucami müezzini hasta olduğu için sabah namazında Türkçe Arapça karışık kamet getiren cemaatten Şükrü Yıldız savcılığa şikayet edildi.

Yine 1938’de Konya’da Kurban Bayramı namazında iki kişi imamın duasından sonra Arapça tekbir getirdiği için Adliye’ye sevk edilmiş ama cezaya çarptırılmamıştı.

24 Şubat 1938 günü Erzurum Hınıs’ta Ramazan ayı boyunca camide imamlık yapmış olan Molla Ahmed Arapça sala okuyup, kaçmış, polis tarafından bu yüzden aranmıştı.

18 Nisan 1938 günü Isparta’da Arapça tekbir almaktan yargılanan memur Hilmi Aydın 3 lira para cezasına çarptırıldı.

1939’da Silivri’ye bağlı Seymen Köyü’nde Arapça kamet getiren ziraat memuru Behçet bir gün hapis cezasına çarptırıldı.

1939’da Karamürsel’in Ayazma Köyü’nde Boşnak asıllı Bekir Duran, camide Arapça ezan okumaktan Adliye’ye sevk edilmiş, cezai ehliyeti olmadığı tespit edilince bırakılmış ama tekrar Arapça ezan okuyunca 9 Ocak 1939 günü Bakırköy Hastanesi’ne gönderilmişti.

Yine Yusufeli’de Arapça ezan okuduğu için gözaltına alınan Hüseyin adlı bir kişi “şuur bulanıklığı” doktor raporuyla tutuklanmaktan kurtulmuştu.

Arapça ezan okuduğu için gözaltına alınıp bırakılan akıl hastaları ve çocuklarla ilgili polis kayıtlarındaki örnekler aslında yasağın delinmesi için bulunmuş bir yönteme işaret etmekteydi.

1940 yılında Yozgat Boğazlıyan’daki Büyük Cami’de kılınan Bayram Namazı’nda Arapça tekbir getiren Ali Gence gözaltına alınmış, ama kastı olmayıp yanlışlıkla yaptığı anlaşılınca hakkında işlem yapılmamıştı.

Yıldıray Oğur, Türkiye Gazetesi, 19.7.2015

13 Aralık 2014 Cumartesi

Türkiye'de Dinde Reform Teşebbüsleri

Ahmet Kabaklı, Temellerin Duruşması, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, İstanbul, 15. Baskı: 1992.




1 Aralık 2014 Pazartesi

Deliler Sarhoşlardan Korkarlar!

15 Haziran 1974 tarihli Cumhuriyet Gazetesi:

Seminerin önceki günkü oturumunda söz alan Hacettepe Üniversitesi Tarih Profesörü Ercüment Kuran, aile planlamasının gereksizliğini savunmuş, Atatürk ve Mussolini ile ilgili kıyaslama yaparken, 1935 yıllarında Mussolini'nin genişleme politikası güttüğünü, Türkiye'nin topraklarına göz diktiğini duyan Atatürk'ün (MUSSOLİNİ DELİ, AMA BEN SARHOŞUM. DELİLER SARHOŞLARDAN KORKARLAR) dediğini iddia etmiştir. Ancak, sözleri seminere katılan yabancılara çevirmeyen çevirmen, (Atatürk ve Mussolini arasında bir benzetme ve espri yapıldı. Çevirmeyi gereksiz buluyorum.) diyerek konuyu kapatmıştır.

http://www.cumhuriyetarsivi.com/katalog/192/sayfa/1974/6/15/7.xhtml









20 Kasım 2014 Perşembe

Kabir Taşlarından Halk Evleri Yaptılar

Farklı ortamlarda ifade edilen Kültür kıyımına gelince ciltlere sığmaz ama sütunumuzun hacmi ölçeğinde örnekleyelim.

İshak Sunguroğlu (1888-1977) uzun yıllar ayrı kaldığı Harput’a dönüşünde karşılaştığı anılarının arasında şunları anlatıyor:

"Cuma namazını Sara Hatun Camiinde kıldıktan sonra ziyaret için Meteris Kabristanına çıktık. Bizim mezarlığı arıyorum bulamıyorum. Meğerse bu mütevazı ve oldukça mamur olan mezarlıkta taş bırakılmamış ve mezar denilen bir şey de kalmamış. Dümdüz bir dağ, afalladım kaldım. Haydi, mezarlıklar yıkıldı ve zamanla da düzeldi, ya taşları nerede diye düşünürken hatırladım ki,1933–1934 yıllarında Elazığ’da Halk Evi yapılırken bir valinin emriyle bu mezar taşları kamyonlarla Elazığ’a taşınmış ve bu inşaatta kullanılmıştı. Bu ne biçim insanlık? Bir taraf imar edilirken öbür tarafta mukaddesat diye hürmet ettiğimiz mezarlıklar sökülüp tahrip edilmişti." (Harput Yollarında/Cilt.1-6-7)

O yıllarda doğu batı ayırmaksızın her köşede yapılan mezarlık, mescit, cami kıyımının dikkat çekici bir örneğini de 1996 yılında merhum Hasip Yılanlıoğu anlatmıştı:

“Kastamonu’da 73 camiden 57’si tasfiyeye tabi tutulup kapatıldı. 16 cami ve mescit açık kaldı. Tasfiyeye tabi tutulanlardan 32’sini satışa çıkardılar. Bazılarını satın alan oldu, bazılarına da talipli çıkmadı onları da yıktılar. Devrekâni’de minareleri yıkmak için kullanılmış hayvan yularlarını toplayıp urgan yaptılar. Bunlarla minareleri cayır cayır yıktılar. Küpciyez Mescidi’nin tuğladan yapılan minaresi kısa ve topluydu. Burayı parti ocak binası yapacaklardı önce satın aldılar. Baktılar minareli parti binası olmaz, ocak başkanı bu defa minareyi yıkmak için ücret karşılığı adam aradı. Halk sıkıntı içinde olmasına rağmen kimse işi almadı. Adam bulamayınca ocak başkanı mecbur kaldı, kazma ile günlerce uğraşarak kendi yıktı. Hiç unutmam minare yıkılıp, içini de değiştirdikten sonra açılış yaptılar. Bir muallim yaptığı konuşmada 'Burası Hak Evinden, Halk Evine döndü' demişti."

Hikmet Köksal, Türkiye Gazetesi, 16 Kasım 2014

11 Kasım 2014 Salı

M. Kemal'in Din Hakkındaki Görüşleri

Can Dündar'ın bir makalesinden:

Din meselesine gelince...

İlk Meclis'in dualarla açıldığı ve cumhuriyete oy veren milletvekilleri arasında 100 kadar din adamı olduğu doğru... Ancak böyledir diye cumhuriyetin kökeninde ve Atatürk'ün düşünce evreninde din motifleri aramak nafile uğraş.

Afet İnan cumhuriyetin ilanından 6 yıl sonra Yurt Bilgisi dersleri vermeye başlamıştı. Okutacağı kitabı Kemal Paşa'ya gösterdi. Gazi beğenmedi. Yeni bir Medeni Bilgiler kitabı yazdırdı.

Kitap, 1931'de Afet İnan imzasıyla çıktı; ortaokul ve liselerde okutuldu. İşte Kemal Paşa'nın el yazısıyla kaleme aldığı o notların "Millet" bölümünden satırlar:

***

"Türkler Arapların dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi. Arapların dinini kabul ettikten sonra bu din Arapların (..) Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine hiçbir tesir etmedi. Bilakis Türk milletinin milli rabıtalarını gevşetti; milli hislerini, milli heyecanını uyuşturdu. (..)

"Türk milleti birçok asırlar, (..) bir kelimesinin manasını bilmediği halde Kur'an'ı ezberlemekten beyni sulanmış hafızlara döndü. (..)

"Türk milletini Allah için, Peygamber için topraklarını, menfaatlerini, benliğini unutturacak, Allah'la mütevekkil kılacak derin bir gaflet ve yorgunluk beşiğinde uyuttular. (..)

"... din hissi, dünyanın acısı duyulan tokadıyla derhal Türk milletinin vicdanındaki çadırını yıktı, davetlileri, Türk düşmanları olan Arap çöllerine gitti. (..) Artık Türk, cenneti değil, (..) son Türk ellerinin müdafaa ve muhafazasını düşünüyordu. İşte dinin, din hissinin Türk milletinde bıraktığı hatıra..."

***
Yeterince açık değil mi?

Nasıl oluyor da din konusundaki görüşleri bu kadar net olan bir lider hâlâ yanlış yorumlanıyor?


Yukarıdaki satırların çoğu, Türk Tarih Kurumu tarafından 1969 ve 1988'de basılan "Medeni Bilgiler ve Mustafa Kemal Atatürk'ün El Yazıları" kitabında yer almıyor da ondan...

İnanması zor; ama kendi kurduğu kurum, Atatürk'ün notlarını sansür ederek yayımladı.

"Medeni Bilgiler"i geçenlerde yeniden basan Örgün Yayınevi, Türk Tarih Kurumu'ndan bir özürle yeni baskı beklediklerini yazmış.

Atatürk'ün okullarda okutulsun diye kaleme aldığı kitabının bile sansür edildiği bir ülkede yaşıyoruz.
Düşünce özgürlüğü mü dediniz?

Can Dündar, 30 Ekim 2006, Milliyet

14 Ekim 2014 Salı

M. Âkif’in Sultan Abdülhamid’e husûmeti nereden geliyor?

Epey oluyor, bir gazete, Âkif’in Safahat’ını promosyon vermiş. Önsözünde de adeta bir mukaddes kitap gibi ballandıra ballandıra övmüş. Yeri geldikçe de, “bu mısralarda kast edilen Sultan Hamid’dir” diye de not düşülmüş. Güler misin ağlar mısın dedim içimden. Mehmet Âkif Ersoy (1873-1936), İslâmcı vasfına rağmen, Sultan Hamid ile yıldızı hiç barışmamış bir şairdir. Her ikisini de, delicesine sevenlere rastladıkça, iki zıt şey nasıl bir araya gelir, diye düşünüyor insan.

“İnkılâb istiyorum ben de!”

Arnavut müderris İpekli Tahir Efendi’nin oğlu olarak Fatih’te doğdu. Adını Ragîf koymuşlardı; ama Âkif kolay geldi; ismi öyle kaldı. Sultan Hamid’in yaptırdığı baytar mektebinde okudu. Memuriyete girdi. Cami derslerinden biraz dinî kültür elde etti. Edirne’de hükümet baytarı iken tanıyıp sevdiği Alliance Mektebi muallimi Talat Paşa vesilesiyle İttihatçılara karıştı. Ölene kadar da öyle kaldı. Ateşli nutukları ve şiirleri ile davalarını destekledi. Teşkilat-ı Mahsusa (istihbarat) ajanı olarak çalıştı; bu uğurda diyar diyar gezdi. Halifenin tahttan indirilmesinde rol oynayarak, İslâm dünyasında bugün bile sönmeyen yangını ateşleyenler arasında yer aldı. 1913’den sonra Ziya Gökalp’in Türkçülük fikri yörüngesine giren arkadaşlarını tenkit edince, bu sefer onların gazabına uğradı; işinden oldu ve mecmuası da kapatıldı. Hempâları, imparatorluk gemisini batırdıktan sonra, Anadolu’ya geçerek Yeni-İttihatçı hareketin içinde yer aldı. Burdur mebusu oldu. Taceddin Tekkesi şeyhi, evini kendisine tahsis etti. Burada Sebilürreşad’ı çıkarttı. Bir yandan İstanbul’u ağır dille zemmederken; öte yandan Ankara’yı destekleyen vaazlar verdi; destanlar yazdı. Bunlardan biri, dostu Hamdullah Suphi sayesinde millî marş kabul edildi. Sultan Hamid’e kükreyen şair, saltanatın ve hilâfetin kaldırılmasına sesini çıkarmadı.

İslâm dünyasında modernizmin lideri ve İngiliz siyasetinin destekçisi Cemâleddin Efgânî ve talebesi Mısır Müftüsü Abduh ile tanışması, Âkif’in hayatını değiştirmiştir. Bu iki mason biradere medhiyeler yazmıştır: “Çıkarıp gönderelim hâsılı şeyhim yer yer/Oradan âlem-i İslâma Cemaleddinler”. Âsım adlı şiirinde de şöyle der:  “Mısır’ın en muhteşem üstadı Muhammed Abduh/Konuşurken neye dairse Cemâleddinle/Der ki Tilmizine Afganlı; Muhammed dinle/İnkılâb istiyorum hem çabucak/Öne bizler düşüp İslâm’ı da kaldırmazsak/Nazariye ile bir şeyler olur zannetme/O berâhini de artık yetişir dinletme/İnkılâb istiyorum ben de, fakat Abduh gibi”. Merhum Ahmed Davudoğlu, “Berâhini (burhanları, âyetleri) dinlemek istememek, doğrudan kelâm ilmine ve teselsülün butlanına [yaratılışın başı bulunduğuna, yani Allah’ın kadîm, başka her şeyin yaratılmış olduğuna] itirazdır ki, maazallah dine dokunur” der.

Efgânî ve Abduh’un, Sultan Hamid’in gelenekçi siyasetine şuurlu düşmanlığı, kendisine de sirâyet etti. Londra’nın, sömürgeciliğin en parlak olduğu o zamanki dış politikası, Sultan Hamid’i ve onun otoriter halifelik siyasetini bertaraf etmek üzerine kuruluydu. O gitmedikçe, İslâm dünyasında modernizmin yerleşemeyeceğini iyi biliyordu. Yerli gafiller sayesinde, bu emeline kavuştu. Böylece Âkif’in de, emsalleri gibi, hiç sevmez göründüğü İngilizlere büyük hizmeti geçti; İstanbul’un işgalinde tutuklanmayıp, Ankara’ya gidişine göz yumulması da, muhtemelen yeni ufuklara yelken açması içindi. İttihatçılar, Sultan Hamid’in “istibdadına”; hakikatte ise, onun sahip çıktığı Ehl-i sünnet vurgulu dindar hayata karşıydı. Hürriyetten kast ettikleri, dinî geleneklerden âzâde, alabildiğine serbest bir hayattı. Âkif dindardı; ama fikriyat itibarıyla modernistti. Sultan Hamid’e düşmanlığı bundan ileri gelir; siyasî sebeplerden değil. Dolayısıyla, pişmanlık mevzubahis olmamıştır; olması da beklenmez.

Sultan Hamid’i sık sık edebli! tabirlerle anar: “Ortalık şöyle fenâ, böyle müzebzeb [karışık] işler/Ah o Yıldız’daki baykuş ölüvermezse eğer”; “Çoktan beridir vardı benim bir derdim/Gideyim zâlimi îkaz edeyim isterdim/Kafes ardında hanımlar gibi saklıydı Hamid/Âl-i Osman’dan bu korkaklık edilmezdi ümid”; “Ah efendim o ne hayvan, o nasıl merkepti!”; “Ah efendim o herif yok mu, kızıl kâfirdi”; “Yıkıldın gittin amma ey mülevves devr-i istibdad/Bıraktın milletin kalbine çıkmaz bir mülevves yâd/Düşürdün milletin en kahraman evlâdını ye’se/Ne mel’unsun ki rahmetler okuttun ruh-i İblis’e”; “Gölgesinden bile korkup bağıran bir ödlek/Otuz üç yıl bizi korkuttu şerîat diyerek”.

Midesi bulanıyormuş

“Kardeşim” dediği Mithat Cemal (Kuntay) anlatıyor:  Âkif, üç padişahtan Reşad’a kızıyor, Hamid’den iğreniyor, Vahdettin’e hem kızıyor, hem iğreniyordu… Eşref’in “Besmele gûş eyleyen şeytan gibi/Korkuyorsun höt dese bir ecnebi/Padişahım öyle alçaksın ki sen/İzzet-i nefsin Arab İzzet gibi” kıtasına bayılırdı. Abdülhamid’den yalnız mânen değil, maddeten de iğreniyordu. 1908 Meşrutiyeti’nde Meclis-i Meb’usan’ın açılacağı gündü. Âkif’le Büyük Reşid Paşa türbesinin önünden geçiyorduk. Halk koşmaya başladı. İzdihamın koşması sâridir; biz de koştuk. Âkif beni bıraktı, kalabalığı yardı; yarmasıyla beraber geri kaçtı; sapsarıydı. “Bir cinayet mi var?” dedim. “Aman dur, midem bulanıyor” dedi. Midesinin bulanması ifade tarzı değildi; bütün safrası yüzündeydi. “Hasta mısın yoksa?” dedim. Hasta filan değildi; ömründe ilk defa Abdülhamid’in yüzünü görmüştü. Padişah açık bir arabada Meclis-i Meb’usan’ın küşad resmine [açılış merasimine] gidiyordu. Âkif: “Boyalı sakalı ile suratı birdenbire karşıma çıktı; fena oldum” dedi. Halk geçip giden arabayı hâlâ alkışlıyordu. Âkif: “Aman yarabbi, otuz üç sene bu! Hâlâ alkışlıyorlar, kaçalım. Bir sokağa sapalım!” dedi. Bu alkışların duyulamayacağı bir yer arıyordu. Bir müddet sonra Sultan Hamid mebuslara Yıldız köşkünde bir akşam yemeği verdi. Yemekten sonra bazı meb’uslar Abdülhamid’in ellerini öptüler. Âkif buna haftalarca kızdı… [Mehmet Akif, İst. 1939, s. 242-243]

Ha gayret!

Medine-i Münevvere’de kalırken, ailesiyle burada yurt tutmuş ve Şeyhülislâm Ârif Hikmet Bey kütüphanesi müdürlüğü yapmış Ali Ulvi Kurucu ile ahbablık kurmuştum. Konyalı Hacıveyiszâdenin yeğeni idi. Çok fazla ilmi yoktu; ama saf ve temiz bir insandı. Hicaz’a giden Türklere yardımı çoktu. En bariz hususiyeti, inkılâpçılara reaksiyonun lideri sandığı Âkif’e aşırı hayranlığı idi. Onunla oturur, onunla kalkardı. Onun gibi konuşur; onun üslûbuyla şiir yazma kudretine sahip idi. Birgün evinde sohbet ederken, söz Âkif ve Sultan Hamid’e geldi. Ben bilmez gibi, buna şaşırdığımı söyledim ve Âkif’in pişman olup olmadığına sordum. Bu mevzuyu çok araştırdığını, ama pişmanlık eserine rastlamadığını üzülerek itiraf etti. Sonra şunu anlattı: “Ben bu hadiseyi temize bağlamak için, Âkif’in ağzından Sultan Hamid’i öven ve pişmanlık gösteren bir şiir yazmak istedim. Bunu Âkif’in dostu Fuad Şemsi’ye verip, neşrettirecektim. Güya Âkif vefat etmeden evvel bu şiiri yazıp, ona vermişti. Nitekim böyle yaptığı başka şiirleri vardı. Ancak kendisine danıştığım, Âkif’in yakın dostlarından rahmetli Mahir İz mâni oldu. Sakın yapma, iş ortaya çıkar, daha da kötü olur, dedi.”

Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
8 Ekim 2014

10 Mart 2014 Pazartesi

Putçuluk İlleti-2

Ahmet Kabaklı, Temellerin Duruşması, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, İstanbul, 15. Baskı: 1992.























9 Mart 2014 Pazar

Putçuluk İlleti ve Diktatörlük Konusu

D. Mehmet Doğan,  Batılılaşma İhaneti, Dergah Yayınları, İstanbul, 4. Baskı: Kasım 1978.




Murat Yazıcı